Metin Göktepe Davası Gazeteciliğin Mihenk Taşı

Metin Göktepe yaşasaydı, bu yıl 48. yaşını kutlayacaktı.
Gittiği haberde, 28 yaşında, polisler tarafından dövülerek öldürüldü. Onun yitimi, Türkiye gazeteciliğinde bir şeyleri yeniden uyandırdı. Gazetecilerin dayanışma içinde, sadece haber değil, bir hak mücadelesi olarak takip ettiği davalar sonucunda polisler ilk kez ceza aldı. Eğer özgürlük kazanılan bir şeyse, bu davayla kazanıldı. Celal Başlangıç, Nazım Alpman, Fatih Polat ve Av. Kamil Tekin Sürek ile Metin Göktepe davasını izleyen gazeteciler ve avukatlar olarak geçmişin hikâyelerini konuştuk…
Metin Göktepe’nin anısına söyleşinin tamamını paylaşıyoruz.

Fikret İlkiz

10 Nisan 1968 doğumlu Metin Göktepe 1992’de Haberde ve Yorumda Gerçek dergisinde gazeteciliğe başladı.7 Haziran 1995’te kurulan Evrensel gazetesinde muhabir olarak çalışırken İstanbul, Eyüp’te 8 Ocak 1996 günü haber takibi sırasında polislerce gözaltına alındı. Götürüldüğü kapalı spor salonu yakınında ölü bulundu. “Duvardan düştü” dediler. Açılan ceza davası, Afyon Ağır Ceza Mahkemesi’nde 28 Eylül 2000’de beş polis memuruna “kastı aşan insan öldürmek” ve “faili belli olmayacak şekilde insan öldürmek” suçlarından verilen yedişer yıl altışar ay hapis cezasının Yargıtay tarafından onanmasıyla bitti. Göktepe Davası o yıllarda gazeteciler ile avukatların ısrarlı takibi sayesinde gözaltında öldürülen bir gazetecinin suç faillerinin yargı önüne çıkarılabildiği ve mahkûm olduğu tek ceza davasıdır. Mahkûm polisler cezalarını tamamlamadan 19 Aralık 2000’de yürürlüğe giren şartlı tahliye ve cezaların ertelenmesi hakkındaki kanunla salıverildiler.
Celal Başlangıç, Nazım Alpman, Fatih Polat ve Av. Kamil Tekin Sürek ile Metin Göktepe davasını izleyen gazeteciler ve avukatlar olarak geçmişin hikâyelerini konuştuk…

Metin Göktepe davası gazetecilerin hak arama mücadelesinde en önemli davalardan birisi olarak biliniyor. Gazetecilerle hukukçuların dava süresince sürekli bir arada olduğu bir ortam yaşadık. Yıllar geçti… Hepimizin aklında “davadan” kalan hikâyeleri var. Herkesin aklında kalan hikâyelerden başlayalım…
Fatih Polat: Ben, Gerçek Dergisinin Ankara bürosundaydım. 1992’nin sonu gibi Metin Göktepe İstanbul’a Gerçek’e gelmişti, gençlik haberlerine bakıyordu. O yıllarda Kürt sorunuyla ilgili savaşın sonucu olan göç yaşanıyordu. İstanbul’un varoşlarında kalan Kürt gençlerle ilgili yaptığımız bir habere birlikte imza atmıştık. Daha sonra Evrensel Gazetesi’nde çalışmaya başladı, onun haberciliğinin pişmeye başladığı dönem. Bir toplantıyı, basın açıklamasını izlemek yerine sürekli sokak haberlerini izlemeye karşı bir heyecanı vardı…
Celal Başlangıç: Evrensel Gazetesinin kuruluş aşamasında Gerçek’te çalışan dört gencin içinden seçim yapacaktık. Günlük gazete muhabirliğini iyi yapacak biri olarak Metin’i seçtik. Gazetecinin habere giderken nasıl gittiğine dikkate ederim. Çantasını ve fotoğraf makinesini nasıl alıyor diye bakarım. Bu benim için ölçüdür. İştahla alıp gidiyorsa bana göre o iyi gazetecedir. Metin onlardan biriydi. Çantasını omzuna atar ve istekle giderdi habere. Evrensel’in hazırlık çalışmalarını yaparken Gazi Olayları başlamıştı. Haberleri ucundan izlerken Metin’in kaybolduğunu fark ettik. Metin yok, kayıp! Kesin Gazi’ye gitmiştir dedik. Hakikaten akşam oradan çıktı geldi. Ele avuca sığmaz biriydi.

Nazım, sen nasıl tanıdın?
Nazım Alpman: Ben ne yazık ki Metin’i Türkiye’deki kamuoyuyla birlikte tanıdım. Metin’in adını sosyalist basından yetenekli bir muhabir olarak öğrenmiştik. İlk haberlerden itibaren de Metin’i sevmeye başladım, yani öldükten sonra sevmeye başladım. Çok kalabalık ve kitlesel olarak cenazesine gittik. Metin’le ortak arkadaşlarımız ve en yakını Ahmet Şık başta olmak üzere genç gazeteciler vardı. Onunla ilgili haberleri gazeteci olarak izlediğimde aldığım notlardan anladım, meğer tanımadan da seviyormuşum Metin’i. Sonraki süreçte zaten Metin’in gazetesiyle, gazeteci arkadaşlarıyla, ailesiyle çok yakın ilişkiler içine girdik. Hatta kan bağı olmayan akrabalar haline geldik.

Metin Göktepe davasının bittiği gün Afyon, 1997 (Nazım Alpman arşivi)

Metin Göktepe davasının bittiği gün Afyon, 1997 (Nazım Alpman arşivi)

METİN GÖKTEPE VE EYÜP KAPALI SPOR SALONU…
Av. Kamil Tekin Sürek: Ümraniye Cezaevinde ayaklanma olduğu iddiasıyla jandarma ve gardiyanlar mahpuslara saldırmışlar, galiba beş mahpus ölmüştü. Biz de avukatlar olarak ölü ve yaralıların götürüldüğü Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne gittik. Metin Göktepe de haber için gelmişti, kendi ölümünden bir gece önce… Ertesi gün ölen mahpuslardan üçünün cenazesi vardı ve cemevinden alınıp Alibeyköy Mezarlığı’na gömülecekti. Ben Evrensel’de, gazetedeydim. Saat 11.00-12.00 civarında Metin gözaltına alındı diye haber geldi. Hemen gitmedik, çünkü fotoğraf çekmesini engellemek için gözaltına alınmalar çok sık olur, yarım saat, bir saat tutup bırakırlardı. Aradan bir saat falan geçti ama Metin’in bırakıldığına dair bir haber gelmedi. Gazetenin arabasıyla önce Eyüp Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Orada başka avukatlar ve tek bir nöbetçi polis vardı. Bizim bir muhabirimiz gözaltındaymış nerededir diye sorunca Eyüp’te camii yanındaki karakoldadır dediler. Orada da 40-45 kişi vardı ama içlerinde Metin yoktu. Onlar da Alibeyköy merkezde bir karakol var oraya bakın dediler, oraya gittik. Yine 40-50 kişilik bir kalabalık vardı fakat Metin yine yoktu. Spor salonunda olabilir dediler, karakollar dolduğu için gözaltına alınanlar Eyüp Kapalı Spor Salonu’ndaymış. 850 civarında gözaltı varmış spor salonunda. Demek ki diğer karakollardakilerle birlikte 1000’e yakın gözaltı vardı. Spor salonuna gittiğimizde içeridekileri bırakıyorlardı. Metin’i sorduk, polisler herkesi bırakıyoruz zaten çoğu gitti, birkaç kişi belki kalmıştır içeride dediler… (Meğerse biz oraya gittiğimizde demek Metin ölmüştü… Biz bunu çok sonra öğrenecektik. Ki zaten Metin öldükten sonra bırakmışlar herkesi.) Biz de döndük. Gazetedekiler ve ailesine “herkesi bırakmışlar” dedim. Ailesi de gece eve gelmeyince bir arkadaşında kalmıştır diye düşünüp aramamış. Sabah 9’dan önce eve telefon gelmiş, Eyüp Cumhuriyet Savcılığı’na gelin Metin’le ilgili bir durum var diye. İbrahim Göktepe beni aradı sen de gelir misin diye, ben de doğrudan savcılığa gittim. Ben gittiğimde İbrahim gelmiş gitmiş. Savcı Erol Canözkan vardı meşhur… İbrahim’e sordukları soruları bana da sordular: -Metin’i tanıyor musun? -Bu elbiseler onun mu? -Bir hastalığı var mıydı? Daha sonra Metin vefat etti, bir çay bahçesinde bulundu, biz gerekli işlemleri yaptık, morga gönderdik dediler. Oradan morga geçtim. Olayın vuku buluş şekli bu. Dayanamam diye otopsiye girmedim, Avukat Enver Akan girdi. Çıktıktan sonra her yerinde dövülme izleri, morluklar var diye anlattı. Sonra zaten öğrendik ki birçok insanı dövmüşler.

Polat: O dönem çok büyük bir mesleki dayanışma örneği gösterildi. Bu dayanışma aslında yeni bir mesleki oluşuma bile kaynaklık etti. Metin’le ilgili haber gazeteye geldiğinde şöyle bir durum oldu… Bir ölümün haberini yapmak var, bir de ölümün sana sirayet etmesi… Başka bir şey oluyor. O zaman ben bunu yaşadım. Bu ailesine nasıl söylenecek? Kim söyleyecek? Nasıl haber yapılacak? Biz buna nasıl inanacağız? Metin’siz nasıl toplantılar yapacağız? Diye diye bütün bunların hepsini yan yana koymaya çalışıyorsun, hepsinin ayrı bir güçlüğü var. Dehşet bir şeydi tabii ki ve bu zamanla bizim için alışılabilir hale geldi. Bazı insanlar daha içe kapanıktır ve onlarla ilgili üzüntü hali de daha farklı oluyor ama Metin, ele avuca sığmayan çok sosyal bir insandı, gazeteye girip neşe saçardı, bulunduğu ortamı değiştiren bir enerjisi vardı. Böyle olunca tabii bizim enerjimizi de vurdu, çok ağırdı. Buna alışmak ve epey bir zaman aldı. Geriye bakarak şunu düşünüyorum… DİHA’nın Silopi muhabiri Nedim Oruç, geçtiğimiz birkaç ay içinde aynı Metin gibi toplu olarak gözaltına alınanlar içindeydi. Polis, gözaltına aldığını kabul etmedi. Yine bir kapalı spor salonuna götürüldü, dövüldü, benzer bir durum var. Sosyal medyanın gücü orada devreye girdi. Anında bir tepki yumağı oluştu. Hashtagler açıldı, Silopi Emniyet’i arandı. Ardından polis gözaltında olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Nedim oraya götürüldüğü zaman Metin gibi olur mu diye endişe ediyordum. Sonradan düşündüm, Metin döneminde bu kadar güçlü bir sosyal medya olsaydı… Çünkü Metin’den sonra gösterilen mesleki dayanışma ve sahiplenme çok önemli bir şey açığa çıkardı. Anında tepki verilen, değiştirici güç olarak devreye giren bir sosyal medya düzlemi olsaydı belki Metin’in ölümünü engellerdik diye aklımdan geçiyor.

Başlangıç: Çok benzer bir durum var şimdi, 32 gazeteci içeride. Cumhurbaşkanı “Onların sadece ikisinin sarı basın kartı var” diyor. Sanırım dönemin İçişleri Bakanı, Metin için “Bunun sarı basın kartı yok” demişti. Eyüp Spor Salonu’na gidip bir gösteri yapmıştık. Biz Metin’e dev sarı basın kartları yaparak ellerimizde taşımıştık. Bugün de benzer bir sarı basın kartı meselesi var.

Sürek: Sarı basın kartının bir hikâyesi var zaten. Çok sayıda gazeteci adli tıbba gidiyorlar. Cumhuriyet’in arabasına biniyor dört arkadaş, Anadolu Ajansı’ndan Satı var, Kerem var, Ahmet Şık var bir de Metin var. Alibeyköy’de cemevine giden yol polis tarafından kesilmiş. Orada sarı basın kartı soruyor polisler ve bir tek Satı’da var, o geçiyor, diğer üçünü sokmuyorlar. Ondan sonra onlar orada bir kahvede biraz oturuyorlar, Metin bir daha gidelim diyor. Tekrar gidiyor ve polisle biraz tartışıyor, ben de gazeteciyim, sarı basın kartı şart değildir deyip Evrensel gazetesinin verdiği kartı gösteriyor. Evrensel deyince adam, alın bunu diyor. Alıyorlar ve otobüsten itibaren de dövmeye başlıyorlar.

Alpman: Yalnız Ahmet Şık o grubun içinde yok, Murat İnceoğlu var. Murat İnceoğlu, Kerem ve Metin oturuyorlar. Öbür gazetelerin iki-üç muhabiri var, Evrensel’den hiç kimse yok, “Ben şansımı bir daha deneyeceğim” diyor ve “Ağabey” diye başlıyor kendisi gözaltına alacak tek yıldızlı emniyet şefine, “Her gazetenin muhabiri var, bizden kimse yok, beni bırak geçeyim” diyor. “Sen hangi gazetedensin?”, “Evrensel” diyor Metin, durup bakıyor, sonra da “Alın bunu” diyor. O sırada Kerem gidip yapışıyor. “Bunu da alın” diyor ve alırken Cumhuriyet Gazetesinden olduğunu öğrenince “Bırakın, bu bizim başımıza iş açar” diyor ve Kerem’i öyle bırakıyor.

SAVCILIK SORUŞTURMASI BİTTİ VE DAVA AÇILDI
Sürek: Olay 8 Ocak’ta oldu. 6 Eylül’de Sultanahmet’teki İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde duruşma günü vermişlerdi. Biz duruşmaya hazırlanıyoruz. 5 Ağustos’tur belki, biz davaya hazırlanırken, dava birden İstanbul’dan gitmiş… O zaman Adalet Bakanı Mehmet Ağar’dı. Onun imzasıyla, talep edilmiş ve güvenlik nedeniyle yargılama İstanbul’dan Aydın’a alınmış. Aydın’a gitme hikâyemiz de ilginç. Duruşmadan bir gün önce, otobüs ayarladık. Ailesinden insanlar, avukatlar, gazeteciler var. Otobüse bindik ve sonradan öğrendik ki polisler, şoföre acayip baskı yapıyorlarmış. Bizi Gebze’ye kadar götürdü, sonra otobüs bozuldu dedi. Gece saat 12. Baştan dese ben sizi götürmeyeceğim diye, başka otobüs bulacağız. Planlı bir şey. Adam götüremem deyince zorla götür demedik. O şartlarda nasıl oldu bilmiyorum, arkadaşlar Gebze’den başka bir otobüs buldu, ona bindik. Sabah 9’da duruşma vardı, biz 8 civarı Aydın’a varabildik. Aydın’ın girişinde önümüz kesildi, sivil polisler, terörle mücadeleden polisler… Herkesi indirip üzerilerini arayacağız dediler. Bunun olması, saat 9’a yetişememek demek. Adamlar kasıtlı olarak bunu yapıyorlar. Orada bir kavga dövüş, yaka paça polislerle birbirimize girdik. 15 dakika sonra geçirdiler. İlk duruşmaya öyle gidebildik.

GAZETECİLERİN ADALET TURİZMİ
Alpman: Dava İstanbul’da görülecek olsaydı belki ilk duruşmaya bu kadar yoğun ilgi olmayabilirdi. Yani, adliye muhabirlerinin hepsi tam kadro izlerdi ama onun ötesinde bir ilgi olur muydu, kestirmek zor. Aydın’da Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nail Güreli ilk duruşmaya gelmişti ve yazısındaki şu cümleyi hiç unutmuyorum, “Galiba Aydın’da hâkimler var diyebileceğiz”. Çünkü Aydın duruşmasını yürüten hâkim, biz mağdur cepheyi umutlandırmıştı. Uluslararası dayanışma için gelen avukatlara hiç temsil hakları olmamasına rağmen söz vermişti. Hatta bir Fransız ya da Belçikalı avukat çıktı, mahkemeyi selamladı, hepsinin tek tek ellerini sıktı. Benim çok tuhafıma gitmişti, -duruşma spor salonunda yapılıyordu – hatta “Bir de öbür potaya bir turnike atsa tam olacak” diye not almıştım ama yazmadım.

Sürek: Aydın çok kalabalıktı. 3000 kişilik spor salonu tıklım tıklım doluydu. Basket maçı gibiydi, sloganlar atıldı. Mesela orada polislerin avukatları vardı, her şeye itiraz ediyorlardı, tribünlerden avukatlar yuhalandı. Hâkimin bize karşı tavrı olumluydu. Sonra dava güvenlik gerekçesiyle bu sefer de Afyon’a gönderildi. Fakat bu sefer İstanbul’dan daha kalabalık olarak yedi, sekiz otobüs gitmiştik diye hatırlıyorum. Çevre illerden İzmir’den, Aydın’dan, Ankara’dan, Eskişehir’den gelenler çok oldu.

Başlangıç: Bu sürece gazeteciler açısından bakacak olursak, bizim için “adalet turizmi” başlamıştı. Ayda bir kere Afyon’a gidiliyor. Hatta aşağı yukarı dünyanın etrafında bir buçuk defa döndük, 60 bin kilometre yol yaptık Metin Göktepe davası için. Hürriyet’ten Süleyman Sarılar, Milliyet’ten Nazım ağabey, Radikal’den ben, bir de Yalçın Bayer ile Star’dan da Tayfun Gönüllü geliyordu. Arabayla bir gün evvelden gidiyorduk.

Alpman: Buluşma yerlerimiz de vardı. Birinci yerimiz “çete turnikeleri” dediğimiz Çamlıca turnikeleri. “Çete” dememizin sebebi; Mehmet Ağar, Susurluk skandalında ortaya çıkan “çete mensubu” polisleri orada teslim aldı. Turnikelerde buluşuyorduk, sonra Sapanca’da bir köprülü geçitte buluşma, çay-kahve içilirdi… Orayı da kaçıranlarla, Abaza Sait’te mangalda buluşuyorduk Bilecik’te…

Başlangıç: Yol üzerinde piknik yaparak gidiliyor, gece kaplıcalı otelde kalınıyordu. Büyük ağabeylerimiz kaplıca suyuna giriyordu. O zaman gençtik, şimdi biz girecek sınıfa geldik (gülüyorlar). Sabaha da duruşmaya gidiliyordu. Tam bu sırada Manisalı gençler davası başladı ve paralel yürümeye başlayınca Manisa’dan Afyon’a ara geçişler yapılmaya başlandı. Hazır oralardayken bölgedeki başka davalara da gitmeye başlamıştık. Bu anlamda tam bir adalet turizmi oldu. Gazetecilik sadece Metin’in davası için bir hak arayışının ötesine geçti, Manisalı gençler davasıyla da birbirini destekler hale geldi.

Alpman: Biz gazetede idareciler değil, sadece serbest muhabirlerdik. Yani muhabirlerin bir adım ötesinde olan arkadaşlar ama yine de haber müdürü, servis şefi, yayın yönetmenine sorarak haberlere giderdik. Ancak Metin Göktepe davasında İstanbul’dan Aydın’a, Aydın’dan Afyon’a geçtiğinden itibaren inisiyatif de biz muhabirlere geçti ve biz artık “Metin Göktepe davasını izleyebilir miyiz, gitsek iyi olur” gibi bir şey söylemiyoruz, sadece harcırah için form dolduruyoruz ve idarecilerin önüne getirip elden imzalatarak gidiyoruz. Kaldı ki bizim oraya gitmemizle yazı işlerinde de bir rekabet oluşuyordu. Çünkü biz serbest muhabirleriz, onların yurt haberleri var, bölge büroları var. Milliyet için söyleyeyim, Denizli bürosu geliyor, Afyon’da çok iyi bir muhabiri vardı Milliyet’in, o geliyor ve böyle kalabalık bir delegasyonla izliyorduk. Tabii böyle önem verilince, sayfalarda yer açılıyordu ve Metin Göktepe duruşmaları, sanıkların gelmemesine rağmen iki sene hem birinci sayfadan hem içeriden çok büyük şekilde Hürriyet’te, Radikal’de, Milliyet’te, Cumhuriyet’te yer aldı. Metin için yaratılmak istenen “Sosyalist gazeteci”, “Militan mı; gazeteci mi?” algısı vardı. Basın Konseyi Başkanı başta olmak üzere, sosyalist basından gazetecilerin, gazeteci sayılamama durumu vardı. Metin Göktepe davasıyla bu ortadan kalktı. Bunda başta Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nail Güreli’nin bütün ağırlığıyla orada yer almasının çok büyük rolü oldu.

METİN GÖKTEPE ÖDÜLLERİ
Başlangıç: İlk Metin Göktepe ödülü de bu sebeple Metin Göktepe davasını izleyen tüm gazeteciler adına Nail Güreli’ye verildi. Devlet maaşını ödemesine rağmen Metin Göktepe cinayeti sanığı polisleri bir türlü bulamıyordu. Polislerin gelmemesi üzerine her gün gazetelerde haber olmasının yarattığı baskıyla Başbakan Mesut Yılmaz “O polisleri bulun” dedi. Bu söz aslında bütün gazetecilerin dayanışmasıyla oldu. Aksi halde faili meçhul olarak kalacaktı. Metin Göktepe davasının medya tarafından izlenmesi başka bir şeye daha yol açtı. Ana çekirdeğinde davayı izleyen ve sayısı 800-900 olan gazetecilerden oluşan kitlesel bir Gazeteciler Meclisi oluştu. O gidiş gelişlerle oluşan bir süreçtir bu.

Polat: Metin Göktepe davası üzerinden gazeteciler kendi yaşam haklarıyla birlikte basın özgürlüğüne de sahip çıktılar. Toplam olarak bütün gazetecilerin davası gibi oldu. Basın özgürlüğünün bir dava etrafında yeniden inşa edildiğine tanık olduk. Eğer özgürlük kazanılan bir şeyse, biz burada onu gördük. Bu güçlü sahiplenme olmasaydı bu dava unutulurdu. Bir de Metin Göktepe Ödülleri süreci var. Bu masa etrafındakiler de dahil Metin’in davasını izleyen gazeteci ve avukatların öncülük ettiği ödüller, o tarihin, o kolektifliğin icadı oldu.

Sürek: Gazetecilerin “Yeter artık!” dediği bir süreçti ve karşılaştırırsak, gazeteciliğin “Gezi”si gibi adlandırabiliriz.

Davayı izleyen gazetecilerin hiçbirisi haber atlatmıyordu. Bunu nasıl sağladınız?
Alpman: Bütün gazetelerden, bütün gazetecilerden söz ediyoruz ama bizden farklı yerde duran gazeteler de vardı. 90’lı yılların ortasındayız, siyasal İslamcı akım henüz iktidara aday değil, tam tersine daha kötü bir sürece doğru gidiyor ama Yeni Akit gazetesi o günlerde sekiz sütun sürmanşetle çıktı: “Metin Göktepe’yi arkadaşları öldürdü”. Buradaki kaynak şu; Metin’i öldüren polisler mektup yazmışlar gazeteye… Yeni Akit gazetesi de -o zaman türban üzerinden insan hakları savunuyordu- “Arkadaşları öldürdü -imza: katil polisler” diye sekiz sütun sürmanşet attı.

Başlangıç: İnsan haklarında haber atlatma olmaz. Hatta aramızda da atlatmayalım diye konuşurduk. Onun için bir sorun yoktu.

Alpman: Bir gece bana telefon geldi. Metin Göktepe davasının önceki hâkimin izine ayrıldığı dönemde davayı yürütmeye başlayan ve gerçek rayına oturtan hakim Fatma Nilgün Uçar’ın tayin haberi geldi. Bu çok önemli “tayin” haberini klasik gazeteciler gibi Milliyet Gazetesine manşet olarak kullansam….Ama öyle yapmadım, bütün arkadaşlarla paylaştım. O zaman Milliyet’in Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak’tı, bir baktım içeride iki sütun çıktı benim haberim. Radikal’de birinci sayfa ve manşette, Cumhuriyet’te birinci sayfa, Hürriyet’te daha küçük ama yine birinci sayfa, Yeni Yüzyıl’da birinci sayfa. Gazeteler bu haberi bu kadar yaygın verdi ve akşam da televizyon haberlerinde birinci ve ikinci haber oldu. Böylece paylaşmamın bir başka faydası daha oldu; onların Edirne’ye tayini durduruldu, ama daha sonra İstanbul’a geldiler. Haberin sonucu değil de gazeteciliğin duruşu açısından aldığımız kararın ne kadar doğru olduğu ortaya çıktı. Eğer sadece benim haberim olsaydı, katledilen birçok haberimiz gibi içeride kaybolacakken dayanışma sayesinde ve o ilkeli davranışımızın ürünü olarak ödüllendirildi haberimiz ve tüm Türkiye bilgilendirildi.

OKUNMAYAN DİLEKÇE: CİNAYETİN İTİRAFI
Başlangıç: Ben sabah duruşmaya geç geldim. Geç geldiğim için de kapı kapalı, almıyor polisler içeriye. Ama rahatım arkadaşlar içeride, ne olduğunu öğreneceğim nasılsa. Duruşma bitti, anlatıyor arkadaşlar, ben de not alıyorum. Seydi Battal Köse bir dilekçe verdi ama tam okunmadı, “geçti” dediler. Orada bir şey var dedim. Avukat arkadaşlardan biri dilekçenin fotokopisini almış, 20 kilometre ilerideki mermer ocağına bir tanıdığını görmek için gitmiş. Aradım, “Okudun mu?” dedim. “Okumadım, aldım, bakarız” dedi. Buluştuk, aldım dilekçeyi… İşte orada Seydi Battal Köse, cinayeti itiraf ediyor. Okunmayan dilekçe o. Ben girememişim davaya ama haber burada. Duruşma bitince hepimiz bir yerlere dağılırız; kimi bürosuna gider, kimi haber geçmek için otele gider. Ben bir fotokopi yaptırdım ondan, atlatmayacağız ya, ulaşabildiğime götürüyorum, haber burada, cinayeti anlatıyorlar diye.

Afyon’da bir gün duruşmadan sonra kocaman bir kalemle yürümüştünüz…
Başlangıç: Her duruşmada kamuoyunun dikkatini çekecek bir şey yapalım diye düşünürdük… Birkaç şey yaptırdık. Birinde kasklar yaptırdık, birinde pankartlar yaptık, kalem yaptık. Kalemin hikâyesinin ucunda Nazım Ağabey de var. O gün 24 Temmuz’du. O duruşma için, Kemal Gökhan çizmiş, biz de köpükten büyük bir dolma kalem yaptırmıştık. Dolmabahçe Sarayı’nda 24 Temmuz’da basında sansürün kaldırılışının yıldönümü kokteyline Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel gelecekti. Biz de o kalemle Dolmabahçe Sarayı’na girecektik. Planımız buydu… Önce Afyon’da kalemle gösteriyi yaptık sonra Dolmabahçe’ye yetişeceğiz diye otobüse bindik, ama trafik çok sıkıştı. Üsküdar’dan motora atladık, motorcuya da Dolmabahçe dedik ama Demirel geleceği için sahil muhafaza bizi zorla püskürttü. Kalemle Dolmabahçe Sarayı’na girdiğimizde, Demirel’i kaçırmıştık.

Alpman: Yazı işlerinin yüksek niteliği gereği haberlere bir de görsellik açısından bakıyorlardı. Onların görsellik algısıyla bizim algımız farklı. Celal’in söylediği sarı basın kartı meselesi de bunlardan biriydi. Rutin bir olay yeri tespiti yapılacaktı, Birinci sayfa haber oldu. Çünkü A3 kağıdı boyutlarında Metin Göktepe basın kartları yaptık, alın gözünüze girsin bu diye. Celal’in anlattığı kalemle çok da güzel fotoğraf oldu. Afyon Anıtı kartal gibi duruyor, onun önünde diziliyoruz. Fotoğraflar gazeteye geliyor, bakıyorlar, birinci sayfaya mı içeriye mi diye tartışıyorlar, içeriye koyuyorlar. Ertesi gün yazı işlerine “Bütün gazeteler birinci sayfadan kullandı, siz de kullansaydınız ya” dedim. Onlar da, “Biz de kullanacaktık, güzel bir kızın eline verseydiniz ya şunu” (gülüyorlar). Biz sadece o davayı izleyen muhabirler, gazetenin haber yöneticilerinden inisiyatifi almakla kalmadık, Afyon’da da inisiyatifi aldık. Biz gide gele, oradaki güvenlik bürokrasisiyle belli bir yakınlığımız oluştu. Orada, siyasi şubede -ismi Adnan diye hatırlıyorum- görevli memur giren herkesi not alıyor, hangi gazeteden diye. Bir duruşmada ben yurtdışında mıydım, gelemedim, bir sonrakine katılabildim. “Nazım Ağabey bak raytingi düşüyor duruşmanın, geçen duruşmada yoktun, ayıp oluyor” dedi. İçeride de duruşmayı izleyen siyasi şubeden polisler var. Süleyman Sarılar dedi ki, “Sizin adamlarınız da geliyor, eksik değil onlar”, “Yok Ağabey onlar bizden değil, dağ kadrosu onlar”. Bir keresinde de Metin’in en büyük ağabeyi Derviş, yürüyüş yapılıyor, orada yürümeyin dendi diye öne fırladı, “Vurun lan, beni de vurun” dedi. Siyasi şubedeki polis geldi bana, “Nazım Ağabey bir şey söyle bak resmen provokasyon yapıyor” dedi (gülüyorlar). Duruşmanın bittiği gün de şöyle bir şey hazırlamıştık; Ercan Akyol’un bir karikatürü vardı, polis kalkanı üstüne mahkeme kürsüsü çizmişti. Adalet mülkün temelidir ama polis kalkanı üzerinde. Onu Ercan yeniden çizdi A3 boyutunda, bütün gazeteci arkadaşlara -en önde de kızlar olmak koşuluyla- verdik. Ben bir konuşma yapacağım, konuşmadan sonra kalemlerimizi atacağız, bir görsellik oluşturacağız. Ben konuşmayı yaptım, kalemleri attık falan, aşağıda da 70 yaşında bir ihtiyar, fotoğraf makinesiyle eğilmiş, bizi çekiyor. Fransızların ünlü fotoğraf sanatçısı Marc Riboud oraya gelmiş. Tam bitti her şey gideceğiz, bir ses “Bir dakika! Bir arkadaşımız kayıp, o olmadan kimse buradan ayrılmasın” dedi. Orada da Emniyet müdür yardımcısı var, “Bir dakika Nazım Bey” dedi, aradı, gözaltı olup olmadığını sordu telsizden, yok dendi. “Hiç gözaltı yok Nazım Bey” dedi, zaten sonradan öğrendik o yoldaş, otobüste uyuyup kalmış (gülüyorlar). Sonra dağıldık zaten de, bir Emniyet müdür yardımcısı orada, bizimle beraber ve bize bilgi veriyor. Şimdi düşünemiyorum öyle şeyleri. Orada kendisini bize bilgi vermek zorunda hissediyor. Biz, haber için didik didik ediyorduk, magazin bölümü de oluyordu, ne varsa yazıyorduk çünkü yazmak zorundayız. Arıyoruz, katil polisler ortada yok. Aslında o kadar gazeteci gitmesek, “Göktepe davası sanıkların katılmaması sebebiyle 3 ay sonraya ertelendi” diye tek sütun haber olacaktı. Bir gün duruşma katiplerinden bir kız tişörtle çıktı. Tişörtün de önü yazılı, şimdilerde çok moda, o zaman azdı. Üstünde bir grafik var ve İngilizce-Türkçe karışık olarak “Tak fişi bitir işi” diyor. Zaten Metin’in, işkenceden öldürülmüş birinin davasını sürdürüyoruz, mahkemede de doğrudan elektrik işkencesini çağrıştıran bir tişört var. Bu da tabii ki birinci dereceden haber oldu. Sonra da bir daha çıkmadı kız ortalara.

POLİSLER İLK KEZ CEZA ALIYOR
Polat: Geriye bakınca şunu da vurgulamak lazım, geriye bir “Metin Göktepe Ödülleri” kaldı. Bu yıl on dokuzuncusu verilecek. Metin’in davasını takip eden meslektaşları, avukatları, ailesi ve gazetesinin kolektif olarak devam ettirdiği bir gelenek ve gazeteciler için de o ödülü almak bir gurur vesilesi. Onun ben çok değerli olduğunu düşünüyorum. Devamının da o geleneğin gücüyle tanımlanabileceğini düşünüyorum. Diğeri de şu; iyi gazeteciliğin ne kadar değerli bir şey olduğunu gösteren bir örnektir. Metin çok tanınmayan, çok genç bir gazeteciydi. Ama bugün diyelim Hayri Tunç -gözaltına alındı, bırakıldı- Twitter’da bir tweet atıyor “Metin Ağabeyimizin devamcısıyız”. Bir genç gazeteci Metin’e atıf yapıyor. Bu aslında oradaki mücadelenin yarattığı bir şey. Dolayısıyla onun kendisi de bence mesleğe bir enerji kattı ve bu dava ilk kez bir gazeteciyi öldüren güvenlik güçlerinin ceza aldığı dava oldu. Kazanılan bir davaydı. Bu da davayı takip eden herkesin büyük bir başarısı.

Sürek: O dönem, faili meçhul cinayetlerin, gözaltında kaybolmaların, karakolda işkencelerin çok yoğun olduğu bir dönemdi. “Merdivenden düştü”, “Karakoldan kaçarken penceren atladı, öldü” gibi bahanelerle bu cinayetler kapatılıyordu. İlk defa polislerin işlediği bir cinayette ceza çıktı. Ceza bizim için yeterli değildi ama ceza çıkması önemliydi. Hem gazetecilik açısından hem hukuk açısından bir mihenk taşı sayılabilir.

Başlangıç: Sonuç olarak. Hatta biraz iddialı bir laftı ama bu ödülü ilk kurduğumuzda, “Türkiye’nin Pulitzer’i yapacağız bunu” dediğimi hatırlıyorum. Nitekim şu an Türkiye’nin değerli ödüllerinden biri ve her seferinde güncelleniyor. Türkiye giderek daha çok Metin Göktepe gazeteciliğine ihtiyacı olan bir ülke haline geliyor. Bu yüzden o anlamda ayrı bir değeri var. Bir süre sonra gazeteciliği ikiye ayıracaklar; Metin Göktepe ödülü alanlar ve almayanlar diye. Süreç oraya gidiyor.

Alpman: Bu davada açık olarak görüldü ki; devlet, bir cinayetin arkasında bütün haşmetiyle durdu ve sonuna kadar da direndi. Bizim daha sonra orada yaptığımız çalışmalarla öğrendiğimiz gerçeklerden bir tanesi şuydu; bu davanın ilk hâkimi Kamil Şerif, biz duruşmaya gelmeden bir gece önce Afyon’da Vali, Emniyet müdürü ve tüm bürokratlarla toplantılar yaparmış. Emniyet müdürü ağır ceza reisinin sırtına vurarak “Reis Bey, tutuklama vermeyeceksin değil mi?” diye bir “ofis boy” muamelesi yaparmış. Devletin özellikle cinayet işleyen birimlerinin yetiştirilmesinde büyük rolü olduğu kendileri tarafından anlatılan Korkut Eken’in her duruşmayı izlemek üzere oraya geldiğini tesadüfen öğrendik. Musa Ağacık karşılaşmıştı. “Geçiyordum, uğradım” dedi. Meğerse her duruşmaya geliyor, onların eğitiminden geçmeyen o zavallı katil polisleri korumak için orada varlıklarını hissettiriyorlar. Hatta bir ara tahliye oldular tutuksuz yargılanmak üzere. Tahliye olurken de arka arkaya Mercedes’ler, BMW’ler, Audi’ler dizilerek o polisleri lüks arabalarla alıp gitti devlet.

Akılda kalanları ve tarihte iz bırakan davayı konuştuk, hepinize çok teşekkür ederiz.