Güncel Hukuk Online

BU SAYIDA
Güncel Hukuk SAYI: 2015/08
  • Bekleyen Sorunlar Karşısında Bakanlar Kurulu'nun Kurulamayışı / Prof. Dr. Köksal Bayraktar
  • Konuk Yazar: Barışa Şans Verin / Filiz Kerestecioğlu
  • Düşünenlerin Düşüncesi: Kuzey Kıbrıs'ta Mülkiyet Hakkı İhlalleri / Av. Barış Mamalı
  • Türkiye'nin Elinde Kalan Pimi Çekilmiş Bomba: Suriye / Celal Başlangıç
  • Bir Katliamda Ölümü Anlamak ve Göğüslemek Üzerine /Prof. Dr. H. Neşe Özgen
  • İklim Değişikliği Ağır Siyasi Gündemin Neresinde? / Ümit Şahin
  • Söyleşi: Bulaşıcı Hastalıklar ve Yeni Dünya Düzeni, Sağlığın Ekonomi Politiği / Prof. Dr. Selim Badur / Zehra Kafkaslı
  • Hakemli Makale: Mağdurun veya Müştekinin Yapılan Konuşmaları Kaydetmesi / Av. Mustafa Tırtır
  • Edebiyat ve Hukuk: Bulgaristan'da Türkler Türkiye'de Kürtler / Aziz Nesin
  • Ceza Muhakemesi Hukukunda İddianamenin İadesi / Ali Toksöz
  • Kamu Çalışanları, Yolsuzluk ve İnsan Hakları / Mustafa Erçakıca
  • Yargının Yargıları: Taksim ve Gezi Parkına Dair İmar Planlarının İnanılmaz Hukuki Serüveni / Av. Can Atalay
  • Kentsel Dönüşümde Sosyal Doku ve Yaşam Biçiminin Korunması / Av. Uğur Güner
  • Kütüphane: Aksaray'ın Tek Şer'iyye Sicili / R. Bülent Tarhan
  • Arama ve Tarama / Prof. Dr. Serap Keskin-Kiziroğlu
  • ..:: ::

    Çevre sorunları ve nükleer santraller üzerine dosya yapmanın ''çevre'' hukuku ile yaşamımıza etkisini bir kez daha ortaya çıkarmak yararlı olur diye düşünmüştük. Ama Suruç Katliamı tam bir karabasan gibi üzerimize çöktü ve artık iyi değildik… Ölülerimizi sayarak yaşamak sanki alınyazımız gibi hayatımızı ve geleceğimizi etkilemeyi sürdürüyordu. Hiç hayatınızda ''Ben de ölmeliydim'' ve ''yaşamış olmaktan utanıyorum'' dediğiniz bir katliamdan sağ kurtulduğunuz oldu mu? Eğer ''olsaydı'' sizde böyle söyler miydiniz? Bu sayımızda Prof. Dr. H. Neşe Özgen'in ''Bir Katliamda Ölümü Anlamak ve Göğüslemek Üzerine'' başlıklı yazısında bu sorunun da yer aldığı Suruç Katliamı sorgulanıyor…''Gerçekte Suruç'ta ne olduğunu sorabilmenin ve böylece sorumlulara yargılama yolunu açabilmenin bir yolu da; katliamın gerçek tanıklıklarını toplamak, bunların deliller olarak kabul görmesini sağlamak ve kurbanların insan hakkı taleplerinin başlangıcını açabilmek…''Daha da önemli bir sözü var Sayın Özgen'in… ''Tıpkı AyotzinapaKatliamı'nda Meksikalı politikacıların hatırlatma zincirini kurabilme ve ölümlerin sorumlularının yargılanması talebini canlı tutmaları gibi.Diğer bir deyişle; kurbanlaştırmayı onaylayan bir mağduriyet anmasını öne çıkartmadan, demokrasi kaybının anlamını sürekli gündemde tutmanın yollarını aramak.'' Politikadan söz açılmışken ''İklim değişikliği ağır siyasi gündemin neresinde?'' başlıklı yazısında Ümit Şahin; ''Son yıllarda görülmüş en ağır iç savaşlardan ve siyasi krizlerden biriyle iklim değişikliği arasındaki bağlantı neye benziyor? Doğrusu, iklim değişikliği gibi bir ''çevre sorunu''nu, böyle ciddi siyasi meselelerle birlikte anmak pek alışıldık bir durum değil'' diyor. Belki de alışmalıyız! İlginç olduğu kadar geleceğimizin dehşetini gözler önüne seren Prof.Dr. Selim Badur ile yaptığımız''Bulaşıcı Hastalıklar ve Yeni Dünya Düzeni, Sağlığın Ekonomi Politiği''başlıklı söyleşide; '' 21. yüzyılın sonuna doğru Avrupa ve Orta Asya ülkelerinde beklenen ekstrem iklim olaylarında Türkiye üçüncü sırada. Bunlar Avrupa'yla beraber hazırlanmış Bakanlık verileri… Türkiye'de neler değişecek? Sıcaklık, çığ, yağış, heyelan, orman yangınları, fırtınalar, seller… Bütün bunların enfeksiyon hastalıklarının çok yayılmasına yol açacağını öngörüyoruz.'' diyor. Dedikleri oldu ve oluyor… Ne yapmalıyız? Hazırlıklarımız ne olmalı? Gözümüzün önünde olup bitenlere bakınca Kaz dağlarının siyanürle altın arayıcılarına neden teslim edilmemelidir sorusunu her gün sormalıyız. Karadeniz'in ve yaylalarının korunması için ''Cerattepe Geçilmez'' sözünün slogan değil, hayatımızın soluğu olduğunu bilmek ve direnmek gerekiyor. Av. Bedrettin Kalın "Cerattepe Geçilmez, Artvin Halkı Yenilmez", Sevgi Halime Özçelik "Direnen Kazanır, Elması Kızarır", Pınar Demircan "Nükleer Silahlanma Ekseninde Nükleer Enerji, Ticaret, Atık ve Hukuk", Prof. Dr. Kayıhan Pala "Nükleer Santrallerin Sağlık Etkileri" ve Av. Ali Arif Cangı "Nükleer Tehlikeye Karşı Hukuk Güvenliği" yazılarını Güncel Hukuk için yazdılar.

    ..:: ::

    Bugün, topraklarında özgür ve eşitçe yaşamak isteyen halklar, IŞİD'in katliamlarına karşı direniyorlar. Bu direnişe ortak olmak, Rojava'da barışı tesis etmek için yola çıkan gençlerin de ölüm haberlerini alıyoruz her gün. Savaş nedeniyle ülkelerinden göçmek zorunda kalan Suriyelilerin yaşadığı yıkıma ise kendi topraklarımızda her gün tanık oluyoruz. Gün öncelikle İŞİD'e dur demenin günüdür! IŞİD'in ayak sesleri çok uzun zamandır dünyanın her yerinde duyulduğu halde AKP ve mülki amirleri duymamakta direnmiş, ''Suruç'ta IŞİD var mı?'' diye soran gazetecileri gözaltına aldıran valisini iktidar korumaya devam etmiştir. Ne zaman ki IŞİD'in adımları artık koşuya dönmüş, Diyarbakır'da arkadaşlarımız parçalanmış, Suruç'ta bomba patlamış, o zaman ''Biz de IŞİD'e karşıyız'' denilmeye başlanmıştır. Peki, samimiyseniz 31 gencimizin yaşam hakkını koruyamayan o valiyi görevden alın, bir seçim mitinginin güvenliğini sağlayamayan valiyi görevden alın. Samimiyseniz; IŞİD saldırısını protesto edenlerin üzerine artık net olarak öldürücü olarak kabul edilen gazları sıktırmayın, plastik mermiler attırmayın! Onların gösteri hakkını güvenceye alın, onları koruyun! Örneğin bütün bunların idari sorumluluğunu taşıyan İçişleri Bakanı istifa etsin!

    ..:: ::

    Rumlar'a ait tüm özel taşınmaz mülkler, bir gecede asıl mal sahiplerinin elinden alınarak KKTC Devleti'nin sahipliğine devredilir. Bu yapılırken 1983 ve 1984 yıllarında ''KKTC''nin hukuken geçersiz bir oluşum olduğu yönünde verilmiş iki adet BM Güvenlik Konseyi kararı olduğunu da hatırlatmak isterim. Daha sonra uluslararası hükmü şahsiyeti olmayan bu siyasi otorite, uluslararası hukuk kurallarını hiçe saymaya devam ederek paketler halinde bahse konu Rum özel mülklerini onların hiçbir rızası da olmadan 3. kişilere dağıtmaya devam eder. Bu dağıtımlar sayesinde adanın kuzeyinde yeni mülk zenginleri yanında hakkı yenen mülk mağdurlarından oluşan yepyeni bir statüko kurulur. Güneyde çok az sayıda veya değersiz tarla nitelikli arazi bırakan birçok kişiye kuzeyden çok daha değerli Rum Mülkleri karşılık adı altında verilir ve bir anda ortaya zenginleşmiş insanlar çıkar.

    ..:: ::

    Sonuç olarak Suriye sınırında artık yeni komşumuz olarak Kürt Kantonları var ve kendi anayasalarıyla yönetiliyorlar.Hem de Rojava Toplumsal Sözleşmesi'nin ilk cümlesi, askeri darbelerden sonra yapılanlar dışında yeni bir anayasa yapamayan Türkiye'yi kıskandıracak nitelikte. '' Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi için; Demokratik toplum bileşenlerinin siyasi-ahlaki yapısıyla birlikte çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması için; kadın haklarına saygılı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi için; savunma, özsavunma, inançlara özgürlük ve saygı için; bizler demokratik özerk bölgelerin halkları; Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri ve Arami), Türkmenler ve Çeçenler olarak bu sözleşmeyi kabul ediyoruz.'' İşte bu noktada da beşinci saptamayı yapmamız mümkün:Türkiye, Esad rejimini devirmeye yeltenirken, Suriye'de oluşacak Kürt oluşumunu göremedi.Sonuç olarak söylemek gerekir ki, Türkiye kendisi için ulusal ve uluslararası planda tehlikeli bir noktaya gelen IŞİD'le ilişkilerini göstermelik de olsa kesmek, üzerine sıçramış kan lekelerinden kurtulmak isterken 20 Temmuz 2015'te Kobane'ye oyuncak, çocuk parkı, kalem, defter ve umut götüren çoğu üniversiteli 31 genç insan katledildi.Eğer Türkiye o el bombasını tutup pimini çekmeseydi ne milyonlarca insan yerinden yurdundan edilmiş, ne Suriye'de bu kadar kanlı bir iç savaş yaşanmış, ne de Suruç'ta 31 sosyalist genç uğursuz bir ''canlı bomba'' ile paramparça edilecekti.

    ..:: ::

    ''Hiç tehdit algısı yaşadın mı? Suruç'taki toplantıda, öncesinde ya da yolda sizi tehdit eden, düşman ya da yabancı bir yapı, yüz, durum algıladın mı?' diye soruyorum: Öyle güzel bir yanıt veriyor ki: ''Biz oradaki kimseyi kendimizden ayrı tutmadık ki. Ben iyi bir insanım, benimle aynı eylemi yapmak için bunca çaba harcadığını bildiğim insanlara, ‘acaba bu beni öldürür mü?' diye nasıl bakarım?''. Bir diğer kurban: ''Suruç'ta ne gelebilirdi ki başımıza, bizim tek kaygımız Kobane'de olabilecek tehlikelere dairdi'' diye yanıt veriyor. Özetle kendimizin de bu savaşın bir kurbanı; öldürülmeden önce de savaşın kurbanı olduğumuzu henüz fark etmiyoruz. Bu sınırlar içinde kendimizi TR'nin makbul bir vatandaşı sayıyor ve bizim de ‘kanı helal bir düşman' olduğumuzu idrak edemiyoruz. Gözlerimi gözleriyle buluşturmak, birlikte ağlamak ve konuşabilmek çok zaman alıyor: Yaşam sevincinin kırıldığı gözleri yakalamak için. ‘Benim için ‘iyi' yok artık' dediğinde, ikimiz de ayrı bir yalnızlığa savrulmamak için el ele tutuşuyoruz. Bir diğeri:‘Bizim yükümüz sevgiydi' , ‘Keşke o anda daha çok ne olduğunu anlayabilseydim,.... Suruç'ta kalmak istedim, geri dönmek istemedim' diyor. Suruç'a giden ekipten sağ olarak dönebilmiş olanlarla görüştüm. Amacım hem hatırlama (memorizing) görüşmelerine başlamak, hem de Suruç'taki katliamın sosyal bilimsel izini sürebilmekti.

    ..:: ::

    Araştırmacılar, olayların 2007'ye doğru köylerden kentlerin varoşlarına doğru yaşanan yoğun iç göçün ve Irak'tan gelen bir buçuk milyon civarında mültecinin kentlerde ciddi bir yoksul, işsiz, geçim kaynağı olmayan nüfus yaratmasıyla tetiklendiğini söylüyorlar. Bu dönemde yaşanan göçün nedeni ise kuraklık. Kuraklık, Suriye'yi içine alan, uygarlığın doğduğu Verimli Hilal bölgesi için yeni bir sorun değil. Hatta aynı bölgedeki Akad İmparatorluğu'nun bundan dört bin küsur yıl önce yine kuraklık nedeniyle çöktüğü artık bilinen bir tarihsel gerçek. Ancak bu kez iş biraz değişik. Yapılan araştırmalar 20. yüzyılın başlarından itibaren kurak dönemlerin hem uzadığını hem de şiddetlendiğini, üstelik ortalama yağış miktarı azalırken sıcaklıkların da arttığını, yani bölgenin giderek ısındığını ve çoraklaştığını gösteriyor. İşte bu süreçte yaşanan en kurak dönem olan2005-2010 arasına mega kuraklık yılları adı veriliyor. Özellikle 2007-2010 arasındaki üç yıl, Suriye'nin modern tarih, boyunca yaşadığı en şiddetli kuraklığa sahne olmuş durumda. 2007-2008 tarihin en az yağış alan kışı. Aynı dönemde Türkiye'de de ciddi bir kurak dönem yaşandığı hatırlanacaktır. Bu yıllarda, daha önceki kurak dönemlerde aşırı kullanıldığı için kurumaya başlayan yeraltı suları iyice çekildi, sulama zorlaştı, tarım alanlarının üçte ikisini oluşturan yağışa bağımlı topraklardan ürün alınamadı... Hayvan sürülerini besleyemeyen, kuruyan topraklarından ürün alamayan ve geçim kaynaklarını kaybeden yüz binlerce köylü kentlere göçtü. İç göçe Amerikan işgaliyle parçalanan Irak'tan gelenler de eklendi. Kentlerin çeperinde artık üretici değil tüketici olan milyonlar birikti. Sosyal adaletsizlik katlanarak arttı. Kuraklık bitmedi, fiyatlar düşmedi, göç devam etti. Yönetimden hoşnutsuzluk giderek büyüdü ve nihayet 2011 Mart'ında isyan patlak verdi.

    ..:: ::

    "Nüfusun kalabalıklaşması sonucu artan yoksulluk, sağlıksız kentleşme, toprak ve suyun çok kötü ve hoyratça kullanımı, halk sağlığı çalışmalarının aksaması bu hastalıklara yol açıyor. Özellikle Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra koruyucu sağlık hizmetleri göz ardı edilip aşılama, eğitim, koruyucu hekimlik ve hastalıkla karşılaşmadan önce hastalıkta nasıl korunacağına dair yaklaşımlar unutuldu. Bu, difteri salgını ve HIV artışına yol açtı. Asya finans krizi halk sağlığı harcamalarını düşürünce tüberküloz, HIV ve cinsel temasla bulaşan hastalıklar arttı. Mikroorganizmaların da yadsınmaz bir mutasyon ve adaptasyona uğrayıp kendilerine karşı kullandığımız silahlarla mücadele etme stratejilerini geliştirme kapasiteleri var. Seyahat ve ticaret olanaklarının artması çok önemli. Davranış değişikliği; yani cinsel özgürlük ve damariçi uyuşturucu kullanımı... Bütün bunlar 20.yy'daki gelişmeler ışığında ortaya çıkan iyimser tablonun çok da gerçekçi olmamasının nedenleri."

     

    © Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
    Sitenin isim ve yayın hakları Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.