Adli Yıl Başlarken

 

Yargı, Türkiye’nin “kavga, dövüş, anlaşmazlık, bunalım, kargaşa” ortamı içindeki milyonlarca eylemi tüm yönleri ile irdeleyerek çözümlemeye çalışan dolayısıyla bu yükün ağırlığını çeken sistemin, gücün adıdır

Prof. Dr. Köksal Bayraktar

Yazının başlığının yanlış olduğunu düşünüp adli yıl başlayalı bir ay oldu demeyin… Evet adli yıl 1 Eylül’de, tartışmalı bir törenle başladı ama, kurban bayramı, uzatılmış tatil derken eylül hemen bitti ve Ekimle yargı 2016-2017 dönemine başladı.
Yargı, Türkiye’nin “kavga, dövüş, anlaşmazlık, bunalım, kargaşa” ortamı içindeki milyonlarca eylemi tüm yönleri ile irdeleyerek çözümlemeye çalışan dolayısıyla bu yükün ağırlığını çeken sistemin, gücün adıdır. 18/7/2016 Uyap İstatistik Bilgi Sistemi verilerine göre, bir yıl içindeki ceza davaları 982.135; hukuk davaları 1.270.743 ve idari davalar 316.833 sayılarına ulaşmıştır. Önceki yıllardan gelen davalar bu sayılara eklendiğinde ceza için 1.530.870, hukuk için, 1.369.468 rakamına ulaşılmaktadır. Gerçek sadece bunlarla sınırlı değildir. Cumhuriyet Savcılıklarındaki soruşturma dosyalarının toplam sayısı 3.710.217’dir. İcra dairelerindeki dosya sayısı her türlü tahminin üstündedir: 16.309.392. Cezaevlerindeki insan sayısı ise 184.551’dir.
Sayıların sessiz oluşu sizi yanıltmamalıdır. Her davanın, her dosyanın arkasındaki kavgalı insanlar, haklarını arayanlar ya da kaybedenler, eşlerini, çocuklarını bırakıp cezaevlerinin karanlıklarında kaybolanlar, adliyeye sığınıp devletin kendilerini korumasını isteyenler var.
Bu açıdan toplum, yargı ve adalet ile yaşamak durumundadır. Yargıcın tarafsızlığı, bağımsızlığı, yargının, yürütme ve yasama karşısında üçüncü güç olmasının temel nedeni budur. Çünkü yargı ve yargıç milyonlarca anlaşmazlığı, kişisel çatışmaları çözümlerken toplumsal barışın gerçekleşmesini sağlama amacı ile hareket eder.
Özellikle son beş yılda yaşanan birtakım olaylar, görülen davalar bu tılsımlı yaklaşımı, her türlü eleştiriden uzak tutulması gereken yargıyı toplumsal tartışmaların ve yoğun eleştirilerin konusu durumuna getirdi. Silivri mahkemeleri, kimi Yargıtay kararları, kabul edilmeyen delillerin daha sonra kabul edilmesi, bu eleştirileri ağırlaştırdı. Giderek çıkmaz yola sürüklenen bu gidişi durdurmak için, değişik ve yeni tartışmalar yaratan usul kuralları getirildi. Asliye Ceza Mahkemelerinde Cumhuriyet Savcılarına yer verilmemesi, Sulh Ceza Mahkemelerinin kaldırılması, Sulh Ceza Hakimliklerine soruşturma tedbirlerinde karar ve itiraz yetkisi verilmesi ile başlayan akım, Yargıtay ve Danıştaydaki üye sayısının yarıya indirilmesi, üç bine yakın yargıç ve savcının meslekten ihraç edilmesi, adliyede görev almış nice kişilerin yakalanması, tutuklanması, kürsüdeki yargıcın indirilerek cezaevine tutuklanarak gönderilmesiyle ağırlaştı.
Dolayısıyla bugün yargı olağan yükünün, iç düzeninin ötesinde önemli değişimler ve sarsıntılar içinde bulunmaktadır.
2016-2017 döneminde yargı bu durumda ve görünümdedir. Buna bir de yeni kurulan Bölge Adliye Mahkemelerinin kuruluş sancılarını eklerseniz sarsıntının bir depremi andırdığını hemen anlarsınız.
Peki, bundan sonra neler olabilir ya da neler olabilecektir? Başka bir deyişle ne yapılmalı?
Yargı dünyasının yaralarını sarmasının çok güç olduğunun bilincinde şunu söylemek mümkündür ki, öncelikle yargı kendi kurumları ile işleyişini, unsurlarını yeniden gözden geçirebilmeli, denetimini sağlayabilmelidir. Tarafsızlık ve bağımsızlık ilkelerini geliştirerek özgürlük, insanın üstünlüğü, çağdaşlık gibi kavramları da bu ilkelere ekleyerek Türk insanının adalet arayışında başlıca unsur olabilmelidir. Bunun için hukuka, hukukun gereklerine, hukukun önceliğine dönmek ilk vazgeçilmez kural olarak ortaya çıkmaktadır.
“…Adalet ve hukuk her zaman, herkese gereklidir; bu dönem de geçer, bu devran da değişir, ama adalet ve hukuk her zaman, herkesin güvencesi olarak kalacaktır; onu korumalıyız…”1*

1 Emre Kongar, Çetin, Ahmet ve Mehmet Altan, Cumhuriyet Gazetesi, 18/09/2016, s.2.

 

Güncel Hukuk Dergisi, Ekim 2016, S.154