Hammarberg Raporu’nda Adaletin Yönetimi ve İnsan Hakları

Türkiye’deki savcılar ve mahkemeler, AİHS’nin kamu makamları tarafından ihlallerini tatmin edici şekilde ele almakta yetersiz kalmışlardır. Bu nedenle ortaya çıkan “cezasızlık hali” ciddi kaygılar yaratmaktadır.

Fikret İlkiz

Avrupa İnsan Hakları Komiseri, Thomas Hammarberg ve delegasyonu, 10-14 Ekim 2011 tarihleri arasında Türkiye’ye yaptığı ziyaret sonrası 10 Ocak 2012 tarihli CommDH(2012)2 “ Türkiye’de Adalet Yönetimi ve İnsan Haklarının Korunması” başlıklı önemli bir Rapor hazırladı. Rapor en geniş anlamıyla Türkiye’deki yargı sisteminin içinde bulunduğu durumu saptıyor. Raporun tamamının değerlendirilmesi ayrı bir yazı konusu olmasına rağmen satırbaşlarına değinmekte yarar vardır.

Raporda içinde bulunulan durum en çarpıcı biçimde AİHM kararlarına yapılan atıfla anlatılıyor. Komiser’in Temmuz 2011 tarihli Türkiye’de İfade Özgürlüğü Raporu’nda1* da altını çizdiği gibi, Türk adalet sistemindeki bazı eksiklikler, Türkiye’deki Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ihlallerinin altında yatan önemli bir nedendir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 1995- 2010 döneminde Türkiye’nin aleyhine 2 bin 200’den fazla karar vermiştir.2* Bu kararların yaklaşık 700 tanesi adil yargılanma hakkının ihlal edilmesi, 500’den fazlası ise kişi özgürlüğü ve güvenlik hakkına ilişkindir. Komiser, sistemin bazı işlevsel bozukluklarının, birçok davada AİHM tarafından insan hakları ihlallerinin doğrudan sebebi olarak tespit edilmesine rağmen, Türk adalet sisteminin bugüne kadar bu ihlalleri etkili bir şekilde ele almayı ve engellemeyi başaramadığını gözlemlemektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında ortaya çıkan tespite göre; Türkiye’de “adalet yönetimine” ilişkin uzun süredir devam eden birçok sorun vardır. Dolayısıyla bu sorunlar Türk halkının adalet sisteminin etkinliği, bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusundaki algısını etkilemektedir. Dahası bu sorunlar, Türkiye’de insan haklarından yararlanılmasını da olumsuz yönde etkilemektedir.

Komiser bu Rapor’un hazırlanması amacıyla yaptığı ziyaretlerde
Türkiye’nin, son yıllarda anayasa, yasalar, kurumlar ve uygulama alanlarında gerçekleştirmiş olduğu önemli reformların farkında olduğunu ve bu reform sürecinde Türk makamlarıyla gerçekleştirdiği yapıcı diyalogu da takdir etmektedir.

Ancak bu reformlar, Türkiye’de hukuku ve uygulamayı AİHM içtihadıyla uyumlu hale getirmemiştir. AİHM içtihatlarıyla uyumlu bir hukuk ve uygulama için daha fazla çaba gereklidir. Komisere göre; ilerlemeyi engelleyen önemli faktörlerden birisi de, hâkim ve savcıların devleti korumayı insan haklarını korumanın üstünde tutan yerleşik tutum ve uygulamalarıdır.

Bu tutumların bazılarının kaynağı 1982 Türk Anayasası’nın lafzı ve ruhuyla yakından bağlantılıdır. Komiser, Anayasa’nın kapsayıcı ve demokratik bir süreçte yeniden gözden geçirilmesi gerektiği konusunda Türk toplumunda ve siyasi kadrolarda var olan geniş konsensüsü memnuniyetle karşıladığını ifade etmiştir.

Bu Rapor, Türkiye’de adalet yönetimi ve insan haklarının korunmasına ilişkin olarak aşağıdaki ana başlıklar altında sorunlara odaklanmaktadır:

I. Yargılamanın Aşırı Uzun Sürmesi ve Tutukluluğa Çok Sık Başvurulması
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin birçok kararında da vurgulandığı gibi, yargılamanın aşırı uzun sürmesi, Türk adalet sisteminde kronik bir işlev bozukluğu olduğunu göstermektedir. Mahkemelerin ve savcıların ciddi miktarda birikmiş işleri vardır ve ağır iş yükleri dâhil olmak üzere aşırı gecikmelere yol açan çeşitli nedenler vardır. Daha çok personelle takviye edilmesi gereken bir sistem nedeniyle, yargının hızlandırılması konusundaki çabalar olumlu karşılanmaktadır.

Savcıların “kapı tutma işlevi”ni, yani soruşturma sayısının azaltılması için, kamu davası açılmasını gerektirmeyen özellikle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verme konusunda “inisiyatifi artırmaları gerektiği” Raporda tekrar vurgulanmaktadır. Savcılar eğer bir soruşturmayı sürdürmeye karar verirlerse, soruşturmayı yürütmek ve koordine etmek ve polisin ilettiği kanıtları değerlendirmek üzere kendilerine yeterli kaynak sağlanmalıdır.

Ayrıca adli kolluk sistemi, bu nedenle geliştirilmelidir. Bu eksikliklerden hareketle Rapora göre “ iddianamelerin kalitesine de dikkat edilmelidir.”

Komiser; özellikle AİHM içtihadı göz önüne alındığında, tutukluluğa çok sık başvurulmasını ve uzun tutukluluğa ilişkin kaygılarını tekrarlamıştır. Çünkü, tutuklulukta geçen süre, makul sınırları aşmıştır ve artık “tutukluluğun cezaya dönüşmesi” anlamına gelmektedir. Bu nedenle tutukluluğun istisnai bir durum olduğu savcılar ve hâkimler için açık hale getirilmeli ve mevcut ya da başka tutuksuz yargılama alternatifleri teşvik edilmelidir. Komiser, yetkili makamları kimi zaman 10 yıla kadar çıkabilen aşırı uzun tutukluluk süresi sınırlarını azaltmaya da acilen davet etmektedir.

Komiser, yetkili makamları, hem yargılamanın uzun sürmesi hem de kanuna aykırı tutukluluklar için, ülke içinde AİHM içtihatlarıyla uyumlu etkili hukuk yollarını yürürlüğe koyma ve kişilerin esas dava sürerken bile bu hukuk yollarından yararlanmasını sağlama konusunda teşvik etmektedir.

hammarberg2II. Ciddi İnsan Hakları İhlalleri Karşısında Cezasızlıkla Mücadelede Mahkemelerin Rolü
Yazar ve gazeteci Hrant Dink cinayetinin soruşturulması sırasında ortaya çıkan sorunları örnek gösteren Komiser, özellikle işkence ve kötü muameleye ilişkin ciddi insan hakları ihlalleri karşısında cezasızlıkla mücadelede kaydedilen ilerlemeyi memnuniyetle karşıladığı halde, bazı sorunların devam ettiği görüşündedir.

Nitekim bu tespitin hemen sonrasında Hrant Dink cinayeti karara bağlanmış ama kamuoyu tarafından çok büyük protestolarla karşılanmıştır. Dink avukatları ve kamuoyunca, cinayetin birkaç kişinin işi olmadığı, arkasında olan gücün açığa çıkması için dava ve soruşturmalar sırasında yapılan yöntemlerin yetersiz kaldığı ve hatta Devlet tarafından bu cinayetin arka planının aydınlatılmasında isteksiz davranıldığı açıklanmıştır.

Bu nedenle, Komiser, yetkili makamları mağdurların cezai soruşturma ve yargılamaya katılımını geliştirmeye ve güvenilir bağımsız tıbbi delillerin mahkemeler tarafından kabul edilebilirliğini desteklemeye acilen davet etmektedir.

Etkili bir polis şikâyet mekanizması kurulmalıdır. Bütün sorgulamaların zorunlu olarak kaydedilmesi teşvik edilmelidir. Komiser, cezasızlık bağlamında, köy koruculuğu sistemine ilişkin ciddi kaygılarını tekrar vurgulamakta ve bu koruculuk sisteminin kaldırılmasını önermektedir.

Komiser, LGBT bireylere yönelik şiddet davaları örneğinde olduğu gibi, bazı ciddi insan hakları ihlalleri davalarında, orantısızca hafif cezalar verilmesi ve hafifletici nedenlerin hesaba katılması konusunda endişelerini dile getirmiştir. Özellikle kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda yetkili makamların teşviki önerilmektedir.

Komiser, LGBT bireylere yönelik şiddet davaları örneğinde olduğu gibi, bazı ciddi insan hakları ihlalleri davalarında, orantısızca hafif cezalar verilmesi ve hafifletici nedenlerin hesaba katılması konusunda endişelerini dile getirmiştir.

III. Ceza Davalarıyla İlgili Diğer Önemli Hususlar
Komiser, terörizm ve bir suç örgütüne üyelikle ilgili bazı suçların tanımı ve bunların mahkemeler tarafından geniş olarak yorumlanması konusunda kaygılarını ifade etmektedir. Terörizmin oluşturduğu olağanüstü tehditleri ve bunun savcıların ve hâkimlerin günlük çalışmalarında yol açtığı zorlukları tümüyle kabul etmekle birlikte, insan haklarına tam anlamıyla saygılı olmanın teröre karşı verilen mücadelenin merkezinde yer alması gerektiğini hatırlatır. Komiser, savcıların ve hâkimlerin, özellikle terörist eylemler ile düşünce, ifade, toplantı ve dernek özgürlüğü hakları kapsamına giren eylemler arasındaki sınırı ilgilendiren AİHM içtihatları konusunda daha hassas hale getirilmeleri gerektiğini düşünmektedir. Çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği konularında kaygılarını belirten Komiser, bu konuları adil yargılamanın önemli bileşenleri olarak görmektedir.

Komiser, kanıtların şüpheliler ve avukatları tarafından ifşa edilmemesi, koruma tedbirlerine başvurulması ve ceza usulünün belirli aşamalarıyla bağlantılı olarak, çekişmeli yargılamadaki eksiklikler konusunda özellikle kaygı duymaktadır. Komiser, savunmanın, tanıkları ve bilirkişileri çapraz sorguya çekme ve mahkemeye çağırma olanağıyla ilgili olarak -bu alanda mevzuatta yapılan iyileştirmelere rağmenyaşanan pratik sorunlara da dikkat çekmekte ve gizli tanıklığın kullanılmasıyla ilgili kaygılarını ifade etmektedir. Komiser, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde savunma hakkına olağan ceza usulüne kıyasla çok ciddi kısıtlamalar getirildiğini göz önünde bulundurarak, yetkili makamları bu mahkemelerin gerekliliğini gözden geçirmeye teşvik etmektedir.

hammarberg3

IV. Hâkimler ve Savcıların Bağımsızlığı ve Tarafsızlığına İlişkin Meseleler
Komiser, yargı üyelerinin bağımsızlığı konusunda 2010 Anayasa referandumunun ardından yaşanan gelişmeleri memnuniyetle karşılamaktadır. Ancak yürütmeden bağımsızlığın daha çok güçlendirilmesi ve yargı bünyesinde iç demokrasinin daha da geliştirilmesi için atılabilecek başka adımların da olduğunu düşünmektedir. Adalet Bakanı’nın, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda (HSYK) ve hâkimlerin atanmasında oynadığı rolün, bağımsızlık görünümü üzerinde ters etkilerinin olabileceğinden kaygı duymaktadır. Komiser yetkili makamları, savcılara ve hâkimlere karsı bu görünümü etkileyebilecek disiplin cezaları vermekten sakınmaya ve HSYK kararlarının şeffaflığını ve bu kararlar üzerindeki hukuki denetimi sağlamaya teşvik etmektedir.

Komiser, hâkimler ve savcıların devlet merkezli tutumları ve 1982 Anayasası’nın lafzı ve ruhunun yanı sıra hizmete başlamaları ve meslekleriyle ilgili pratik hususlar dahil, onların bu tutumlarının altında yatan temel nedenler hakkındaki kaygılarını tekrar vurgulamaktadır. Komiser, yetkili makamların bu sorunların farkında olmalarını memnuniyetle karşılamakta ve hâkimler ve savcılara uygun eğitimin verilmesini sağlamak ve AİHS’ye bağlı kaygıları tam anlamıyla içeren net ve nesnel performans ölçütleri oluşturmak amacıyla çabalarını sürdürmeye teşvik etmektedir. Raporda hukukun üstünlüğünün özünde bulunan bağımsızlık ve tarafsızlık, adaletin dayanması gereken iki temel ilke olarak gösterilmiş ve AİHS’nin 6. maddesinde yer alan adil yargılanma hakkı konusundaki AİHM kararlarına atıf yapılmıştır.

Özellikle AİHS’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak bir mahkemenin bağımsız olup olmadığını tespit etmek için, bir çok kuralla birlikte, üyelerinin atanma tarzına ve görev sürelerine, dış baskılara karşı korunup korunmadıklarına bakılmalı ve demokratik bir toplumda, mahkemelerin halka vermesi gereken güven duygusu göz önüne alınarak, bağımsızlık görünümünün “sergilenip sergilenmediği” gözönüne alınmalıdır.

Komiser, bu konuyla ilgili olarak ortaya çıkan “devlet merkezli tutumun varlığına” işaret etmektedir. Türk mevzuatı ve uygulamalar Avrupa insan hakları standartlarıyla uyumlu olmadığı gibi, bu konudaki çabaların varlığına rağmen, ortaya çıkan aksaklıkların yargı sistemini ciddi şekilde aksatan “sistematik bozukluklar” olduğu kanaatindedir.

Türkiye’deki savcılar ve mahkemeler, AİHS’nin kamu makamları tarafından ihlallerini tatmin edici şekilde ele almakta yetersiz kalmışlardır. Bu nedenle ortaya çıkan “cezasızlık hali” ciddi kaygılar yaratmaktadır. Hatta benzer şekilde ve “geniş olarak yorumlanan bir kavram” olarak devletin ve kurumlarının bütünlüğüne karşı suç işlendiği şüpheleri karşısında, mahkemeler kişisel hak ve özgürlüklerde ciddi kısıtlamalar yaratan ve masumiyet karinesinin ihlaline neden olan kararlar vermektedir. Komiser bu tespitine neden olan en önemli faktörlerden birisinin 1982 Anayasası’nın lafzı ve ruhu olduğunu tekrarlamaktadır.

Pratik olarak bu sonuçların doğmasının nedenleri arasında; yeni göreve başlayan hâkimler ve savcıların deneyimsizliği, hizmet öncesi eğitimlerinin yetersizliği; görevlerine başlarken sıklıkla küçük kasabalara tayin edilmiş olmaları ve çalışma koşullarının doğal olarak yalnızca diğer devlet memurlarıyla sosyalleşmelerine yol açması; ya da mesleklerini esas olarak “görev başında” öğrenmek zorunda kalmaları sıralanmaktadır.

Tutuklulukta geçen süre, makul sınırları aşmıştır ve artık “tutukluluğun cezaya dönüşmesi” anlamına gelmektedir. Bu nedenle tutukluluğun istisnai bir durum olduğu savcılar ve hâkimler için açık hale getirilmeli ve mevcut ya da başka tutuksuz yargılama alternatifleri teşvik edilmelidir.

Komiser, Türkiye hakkındaki önceki raporlarında, hâkimler ve savcıların sistemli bir biçimde eğitilmelerinin önemini vurgulamıştır. Bu nedenle insan haklarının korunmasında olsun, eğitim sorununda olsun, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin üniversite eğitiminde ve profesyonel eğitimde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi konulu Rec(2004)4 sayılı Bakanlar Komitesi Tavsiye Kararı’nın yanı sıra, üye ülkelere “hâkimler, savcılar ve diğer kanun uygulayıcı memurlar ile diğer güvenlik güçleri mensuplarına verilen meslek eğitimi programlarının” güçlendirilmesini tavsiye etmektedir.

Komiser, HSYK içinde bu sorunla ilgili olarak, ilk derece hâkimlerinin üst mahkemeler tarafından notlandırılmasına ya da Adalet Bakanlığı tarafından verilen “hal kâğıdı” uygulamasına son verilmesi gibi bazı tedbirlerin şimdiden alınmasına yol açan açık bir farkındalık olduğunu kaydetmekten memnuniyet duymaktadır.

Raporda, “son derece ayrıntılı rütbe, teftiş, değerlendirme, terfi ve zorunlu tayin sisteminin işleyişinin, yargı mensupları ve savcılar arasında sıkıntılara neden olduğu vurgulanmaktadır. Alınan bilgilere dayalı olarak önceki değerlendirmelere yapılan atıfla, örneğin “üst mahkemelere tanınan söz hakkından ya da istenmeyen tayin tehdidinden kaynaklanan büyük bir konformizmi teşvik ettiği bilgisini almış” olan Komiser; savcılar açısından bakıldığında, bir savcının dava açtığı için değil açmadığı için soruşturmaya uğrama ihtimalinin daha yüksek olması nedeniyle” teftiş sistemini eleştirmektedir. Çünkü bu durumun savcıları ”kapı tutma” işlevlerini yerine getirmekten alıkoyduğu yönünde belirtiler vardır.

Komiser ayrıca performans ölçütlerini daha nesnel ve karar kalitesini yükseltme odaklı hale getirmek amacıyla sürdürülen çalışmaların olduğu bilgisini almıştır. Bu bilgiler çerçevesinde artık hâkimler ve savcıların insan haklarını içselleştirmesi sonucunun doğacağına ve AİHS ve AİHM kararlarının içtihatlarına dayalı kararlar verilmesinin beklendiğine işaret edilmektedir.

Hâkimler ve savcıların tarafsızlığının yanı sıra olması gereken tarafsızlık görünümlerini etkileyen bir diğer önemli mesele de, hâkimler ile savcılar arasındaki ilişkilerle ilgilidir. Komiser, “hâkimlerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda herhangi bir meşru şüphenin oluşmasını engelleyecek şekilde, savcıların özlük hakları, yetkileri ve muhakemedeki işlevlerinin yasa tarafından düzenlenmesi”ni sağlamak üzere üye ülkelere yöneltilen 2000 tarihli Bakanlar Komitesi Tavsiye Kararı’nı hatırlatmıştır. Aynı yaklaşım içinde, Komiser , “…mahkeme salonları içindeki görünüme bakıldığında, hâkimler ve savcılar salona birlikte ve aynı kapıdan girmekte ve çıkmakta, birçok mahkeme salonunda birbirine bitişik bile olabilen aynı yükseklikteki kürsülerde oturmakta ve benzer cübbeler giymektedirler. Buna karşılık, savunma avukatları mahkeme salonuna ana kapıdan girmekte, farklı bir cübbe giymekte ve daha alçak bir kürsüde oturmaktadırlar. Komiser, “savcı ile hâkimler arasındaki fiziksel yakınlığın, oturumlar sırasında, kendi aralarında, savunma avukatına ya da dinleyicilere ifşa edilmeyen özel konuşmalar yapmalarına yol açtığı, bunun da silahların eşitliği ilkesi üzerinde olumsuz etkiler yarattığı” hakkında kendisine iletilen bilgilerden endişe duyduğunu Raporuna yazmıştır.

Komiser, hâkimler ve savcıların Türk adalet sistemi içinde aynı mesleğin mensupları olarak düşünüldüklerini ve mahkeme salonları dâhil sergiledikleri yakınlığın, tarafsızlık ve silahların eşitliği görünümü üzerinde bir etkisi olduğunu gözlemlemektedir. Komiser, savcılar ile hâkimler arasında, bir yandan adli işlevlerin yerine getirilmesi öte yandan ise idari işlevlerin yerine getirilmesi bakımından, daha net bir ayrım yapılması gerektiğini düşünmektedir.

Son olarak, Komiser, Türk hukuk sisteminde savcıların şüpheli ya da sanığın hem lehine hem aleyhine kanıt toplama mecburiyetlerinin olduğunun farkındadır. Ancak uygulamada, savcıların sıklıkla sanık lehine kanıtları ya da tanık açıklamalarını dikkate almadıkları yolunda kendisine iletilen çok sayıda bilgiyi kaydetmektedir. Her halükârda Komiser, savcıların devlet çıkarlarının bekçisi olarak mahkemelerde sergiledikleri simgesel olarak ayrıcalıklı duruşun, Türk hukuk sisteminin devlet çıkarları lehine içselleşmiş güçlü bir önyargıya sahip olduğu algısını güçlendirebileceği ve sanıklara ve halka karsı taraflı bir görünüm yansıtmasına yol açabileceği görüşündedir.

1- İnsan Hakları Komiseri’nin 27-29 Nisan 2011 tarihleri arasındaki Türkiye ziyaretinden sonra yazdığı Rapor, İnceleme Konusu: Türkiye’de İfade Özgürlüğü ve Medya Özgürlüğü, CommDH(2011)25.
2- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Yıllık Rapor 2010, istatistikler s.157.

 

Güncel Hukuk Dergisi Şubat 2012/2-98