Silah Bulundurma ve Kullanmanın Cinsiyet Boyutu

Tıpkı özel olanın politik olduğu ve o alanda yaşanan şiddete karışılması, ifşa edilmesi, karşı çıkılması gerektiği gibi “bireysel silah” da politiktir. Ona karşı da ciddi biçimde mücadele edilmesi gerekir.

Filiz Kerestecioğlu

Özel Olan Politiktir
“Özel olan politiktir” sözü feminizmin şiarı olan deyişlerden birisidir; bu söz uzun yıllarca “özel hayattır karışılmasın” denilen aile ya da kadın-erkek ilişkilerine ve o alanda yaşanan şiddete “kol kırılır yen içinde kalır” diyerek destek veren atasözlerine –ki o atalar da genelde erkeklerdir- adeta bir başkaldırı niteliğini taşımaktadır.

Bu şiar birçok kadının hayatında önemli değişiklikler yaratmış, sadece kendilerinin yaşadıklarını düşündükleri şiddetin aslında öyle münferit vakalar halinde yaşanmadığını ifşa ederek kadınlar arasında bir dayanışma kültürü oluşmasına da destek olmuştur.

Bu dayanışma kültürünün dışında asıl önemli olan ise; politik olanın ve politikanın konusunun sadece “büyük adamlar” ya da iktidarlar arasında mevcut olan ve “büyük ve önemli” konular için anlam ifade eden bir aktivite olmadığının açığa çıkarılmasıdır.

Evet, özel olan politiktir, siyasetin konusudur, deşilmeli, açık edilmeli, buna ilişkin üretimler yapılmalıdır. Nitekim feminist kadınlar ve kadın hakları savunucuları bu alanda önemli mücadeleler yürüterek şiddetin tanımlarını genişletmiş; gizli köşelerini, anlamlarını ortaya çıkarmış ve özellikle aile içi şiddetle ilgili önemli yasal değişikliklerin gerçekleşmesine önayak olmuşlardır.

Esas olarak şiddet her yerde şiddettir:

Sopanın, copun ucuna taksanız da, dilinize dolasanız da, bardak-tabak ya da söz olarak fırlatsanız da, şiddet şiddettir; estetize edilemez, şu ya da bu kılıfla gizlenemez, şu ya da bu gerekçe şiddeti şiddet değilmiş gibi gösteremez! İki kişi arasında yaşansa da, sokakta herkesin gözü önünde olsa da, karakolda, savaşta yaşansa da öyledir!

Farklı mekanlarda; şehirde, köyde, dağda olması, farklılıklar taşıması onun şiddet olduğu gerçeğini değiştirmez.

Kadının adının Güldünya olması, Merve olması, Rojin olması, Rachel olması yaşadığı şiddeti farklılaştırmaz.

Özel olanın politikasını yapan ve şiddete karşı mücadele yürüten kadınlar, bir yandan şiddetin her biçimini görünür kılmaya çabalarken, kadınlar arasında yaratılmak istenen ayrımcılıklara da enternasyonalist bir yaklaşımla karşı çıkmış, bu onları zaman zaman sınıfsız ve milliyetsiz bir birlikteliğe götürmüştür.

Bireysel Silah da Politiktirsalihkadin2
Şiddetin uygulayıcısı olan tarafa baktığımız zaman gördüğümüz erkek şiddeti olmakla beraber; bu şiddet, sadece bir kimsenin diğer bir kimseye uyguladığı şiddet değil, ezenin ezilene uyguladığı sistematik ve politik bir şiddettir. Bu yüzden de buna karşı politik bir mücadele yürütülmelidir.

Bugün, kadınların politikasını yaptığı ve karışılmaması gerektiği iddia edilmiş özel hayatların o özel alanlarına baktığımızda kullanılmaya hazır tonlarca silahın mevcut olduğunu görürüz.

Bu nedenle tıpkı özel olanın politik olduğu ve orada yaşanan şiddete karışılması, ifşa edilmesi ve karşı çıkılması gerektiği gibi “bireysel silah” da politiktir. Ona karşı da ciddi biçimde mücadele edilmesi gerekir

“Bireysel silah” erkek egemenliğinin görünümlerinden birisidir ve erkeklerin hiç de bireysel olmayan iktidarlarını sürdürmenin önemli bir aracıdır.”

Bu silahlar ne yazık ki dünyanın her yerinde öncelikle kadınlara yöneltilmektedir. Silah bulundurmanın genelde sıralanan nedenlerine baktığımız zaman; öne sürülen gerekçelerden en önemlisi olan “güvenlik ihtiyacı ve savunma”ya aslında en çok kadınların ihtiyacı varken, bugün silahlanma apaçık bir şekilde erkekler tarafından yürütülmekte ve savunulmaktadır.

“Greenham’da baştan aşağı silahlı askerler vardı ve biz de dünyayı havaya uçurmayı planlayan insanların tam karşılarında yer aldık.”

“Sosyal hayatın içindeyim, güvenlikte olmalıyım, kendimi savunmalıyım” gibi silah edinmek için kullanılan argümanlarda ise adeta kadınlar sosyal hayatın içinde değilmiş, olamazmış düşüncesi hâkimdir. Bu düşünce tarzı da bir başka ayrımcılığı getirmektedir. Ayrıca sosyal hayatın gece kısmının daha fazla tehlike taşıdığı düşünülürse, bu gece hayatında kadınlar zaten olmamalıdır ve onların evlerde barınaklarında korunup kollanması da erkeklere aittir!

Çeşitli meslek grupları vardır ki onlar özellikle silah sahibi olmanın kendileri için en elzem durum olduğunu düşünürler! Oysa her meslek grubunun risk taşıyan özellikleri olmasına rağmen silah hiçbir zaman riski azaltan değil aksine arttıran bir konumda kılar insanı.

Bireysel silahlanma konusunda erkeklerden gelen can alıcı bir diğer argüman da “kadınını koruma” “ailesini koruma” argümanıdır.

Erkekler, kadın ve çocukları –saldırının erkeklerden geleceğini düşünürsek- yine erkeklerden “koruyor” gibi gözükse de, bu nedenle edinilen silahlar çoğunlukla kadınlara karşı tehdit ya da öldürmek için kullanılmaktadır.

Bireysel silah bulundurmanın hele hele bir hak olarak telakki edilmesi ve sunulması vardır ki; “Charlton Heston sendromu” da diyebileceğimiz bu durum ve tartışmalarda insan ne yöne bakacağını şaşırır! Bireysel silah bulundurmak bir hak değil, her an yaşam hakkını ortadan kaldırabilecek bir cinayet aracının sahibi olmaktır. Her yıl binlerce kadın sadece bireysel silahlarla öldürülmektedir.

Söz Konusu Olan Savaşsa…
Silahlanmanın genel nedenleri arasında sıralanan “savunma” ve “güvenlik” sözcüklerine baktığımız zaman esas olarak defansif ve pasif karşılıklara sahipmiş gibi görünseler de; varılan sonuçlara baktığımızda hiç de pasif olmayan savaşları görürüz… Savunma ve güvenlik denilerek silahlanılmakta, sonuçta da savaşılmaktadır.

Kadınların aile içinde, dışında, sokakta bireysel silahlarla öldürülmesi ya da yaralanmasının dışında en çok şiddete maruz kaldıkları dönemler savaş zamanlarıdır. Savaşlarda kadınlar kadın olmanın zorluklarını ve ayrımcılığı daha da katmerli acılarla yaşamak zorunda bırakılırlar.

Dolayısıyla konumuz açısından ikili bir çerçeve çizmek mümkün olabilir: Bireysel silahların toplumsal cinsiyeti ve savaş silahlarının toplumsal cinsiyeti. Sonuç ise aynı kapıya çıkar: Erkek egemenliğinin sürdürülebilirliği.

Özellikle savaşlarda kadınlara karşı kullanılan her türlü yöntem ve gereç için silah tanımını kullanmak mümkün. Sıralarsak: Bildiğimiz silah, cop, sopa ve bunlar vasıtasıyla ya da vasıtasız gerçekleştirilen tecavüzler (ki tecavüzün başlı başına bir silah olduğunu zaten söyleyebiliriz)…

Savaşlara baktığımız zaman dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise: Ekonomik çıkarlar, ekonomik düzene kimlerin hakim olduğu, mülkiyetin kimin elinde bulunduğudur… Çoğunlukla bir bölgedeki ekonomik değerlere, sahip olmak, kaynakları ele geçirmek için ve bazı durumlarda da zaten ekonomi ağırlıklı olarak silah sanayiine dayandığı ve savaş olmadan var olan ekonomik düzenin ve çıkarların sürdürülemeyeceği gerçeği sonucunda çıkarılan savaşlar yine erkek egemenliğinden ayrı düşünülemez.

Bireysel silah bulundurmak bir hak değil, her an yaşam hakkını ortadan kaldırabilecek bir cinayet aracının sahibi olmaktır. Her yıl binlerce kadın sadece bireysel silahlarla öldürülmektedir.

92 ülkede faal 1250 imalatçı her yıl 8 milyon adet yeni silah üretmekte, 740.000 den fazla insan silahlı şiddet yüzünden ölmektedir.1 Dünyada mülkiyetin de çoğunluğuna sahip olan erkekler savaşları hazırlarken, bu savaşların mağdurları yine en fazla kadınlar ve çocuklar olmaktadır. Dolayısıyla bu durum silahın politikasını da, cinsiyetini de açık olarak gösteriyor bizlere…

Silah bulundurmanın ve kullanmanın cinsiyetini erkek olarak tanımlayabiliriz ancak bunun doğal ve doğuştan bir şey olmadığı muhakkak. Hayatın birçok başka alanında olduğu gibi burada da söz konusu olan toplumsal cinsiyet ve bizlere biçilen roller! Yani biyolojik olarak kadın ve erkek olmak değil, tanımlanmış rollere sahip olmak ve bu rollerin devamı için organize edilmiş toplumlar. Dolayısıyla belki bu konunun dışında tartışılması gereken bir nokta olsa da savaşı ya da askerliği reddeden erkeklerin hayattaki başka duruşlarına -örneğin ev işleri, çocuk bakımı gibi şeyleri üstlenip üstlenmediklerine- bakmadan cinsiyetçi olmadıklarını iddia edemeyeceğimiz gibi, sadece ekonomik nedenlerle, eşitlik düşüncesiyle ya da askerliğe tutkun olduğu için orduya giren bir kadının, erkek egemenliğinden gerek düşünsel olarak, gerekse mağduriyet anlamında nasibini almayacağını ve o orduda tacize uğramayacağını iddia etmek de mümkün olmasa gerek.

Silahlanmanın cinsiyetini algılamak için mutlaka bir savaş çıkması da gerekmiyor aslında. Çünkü askerlik, ordu ve militarizmin hâkim olduğu her alan; savaş olmasa dahi hâkim erkeklik anlayışını yeniden üreten, besleyen yerler ve mekanizmalar. Bu nedenle, özellikle silah kullanmayı reddetme, savaş karşıtlığı, dini, vicdani vb. farklı nedenlerle askere gitmek istemeyen erkeklerin ve bugün kadınların da kendilerini gerek erkek egemenliğine, gerekse militarizme ve savaşlarda kadınlara yönelen şiddete karşı aynı şekilde tanımladıkları vicdani redcilerle, artık birçok ülke tarafından kabul edilen vicdani red hakkı ise tabii ki ayrı bir inceleme konusu.

Savaş hallerine baktığımızda, erkeklerin kadınlara özel olarak saldırı nedenleri arasında karşı tarafın ister topraklarını, ister kaynaklarını fethederken, kadın bedenini de daha incitici ve zarar verici bir “fethetme aracı” olarak kabul etmeleri yatar. Milliyetçi, ırkçı saiklerle gerçekleştirilen bu tecavüz silahı, geçmişten bugüne kadınlara yönelen en acı verici silahlardandır.

Örneğin 2002 yılında Hindistan’ın Gujarat eyaletinde yapılan Müslüman katliamında kadınlara yöneltilen cinsel şiddetin boyutu tarif edilemez bir haldeydi. Burada soruşturma yürüten heyete ilk ağızdan “Hindu çocukların doğması için kadınları dölledikleri” şeklinde açıklamalar yapan saldırganlar mevcuttu. 2

Bazen de savaş veya çatışma dönemlerinde tam tersi şeyler de olabilir. Yine gücü elinde bulunduran iktidarların güç silahını kullanarak; bu kez kendi yurttaşı kadınları daha çok ya da daha az silahkadin3doğurmaya zorlaması gibi. Bu bazen azınlıkların daha azalması, bazen de çoğalması için farklı iktidar erkleri kullanılarak gerçekleştirilebilir.

Askeri fuhuş da yine savaş ya da işgal dönemlerinde ve ekonominin dibe vurduğu zamanlarda kadınları ele geçiren, çaresiz bırakan silahlardan sayılabilir.

Feminist araştırmacı ve yazar Cynthia Cockburn, kadınların antimilitarist deneyimlerini anlattığı “Buradan Baktığınızda” adlı kitabında “toplumsal cinsiyet analizi olmayan bir savaş teorisi eksiktir” derken; “ekonomik sınıf katmanlarının ortaya çıkışının, ‘ırksal’ farklılaştırmayı da içeren şehir ve devlet oluşumunun ve erkek üstünlüğüne göre tanımlanan bir cinsiyet /toplumsal cinsiyet sisteminin doğuşunun yaklaşık beş bin yıl öncesine, tarihsel açıdan neredeyse aynı zamana denk düşmesine” dikkat çekiyor.

“Her üç gelişme de zorla ötekileştirmeyi içerir ve sonuçta emekçi, yabancı ve kadın ortaya çıkar. Bu gelişmelerin en şiddetli ifadesi, aynı dönemde kurumsallaşan savaştır. Bu üç iktidar ilişkileri sistemi bugün bile kesişmektedir ve savaş çıkarmayla ilişkilidir. Savaşın bu ilişkilerin ilk ikisinin etkisi olduğunu hepimiz biliyoruz” diyor, “ancak bir yenisini eklemeden, toplumsal cinsiyeti göz önünde bulundurmadan savaşı tam anlamıyla açıklayamayacağımızı” da ifade ederek.

Evet sonuç olarak silah “politik bir alettir” ve ister askeriyede, ister mecliste, ister ailede yer alsın; silah, dünya yüzündeki erkek egemenliğinin sürdürülebilirliğinin bir aracıdır.

Dünyada mülkiyetin de çoğunluğuna sahip olan erkekler savaşları hazırlarken, bu savaşların mağdurları en fazla kadınlar ve çocuklar oluyor. Dolayısıyla bu durum silahın politikasını da, cinsiyetini de açık olarak gösteriyor bizlere…

Farklı Ülke Örneklerine Kısa Değinmeler
Somut savaş hali vb. durumlarda erkeklerin kadınlara yönelik anlattığımız tarzda silahları mevcutken, kadınların karşı çıkış yöntemleri ise bir o kadar silahsız ama etkilidir.

Dünya ölçeğinde baktığımızda:
Erkekler tarafından kullanılan yöntemler, benzer ve saldırgan Kadınlar tarafından kullanılan yöntemler, benzer ve barışçı diyebiliriz.

İsrail ve Filistin’de başlayıp, İtalya’yla devam eden ve artık dünyanın birçok yerinde aynı adla gösteriler yapan Siyahlı Kadınlar, Pembe Kod (Barış yanlısı kadınlar), Barış ve Özgürlük İçin Uluslararası Kadın Birliği (WILPF) Doğu Asya-ABD-Puerto Rico Militarizme Karşı Kadın Ağı, etnik-ulusal söylemlere karşın bir araya gelen Belgradlı kadın örgütleri, yıllardır savaşlarla kuşatılmış Afrika Kıtası’nda Sierra Leone’de savaşı sona erdirmek için mücadele eden ve camilerle kiliselerin bir arada durabilmesini sağlayan kadınlar, Hindistan’da Forum ve Aawaaz-e Niswaan örgütleri, ilk eylemlerini 1996’da ülkenin her köşesinden iki binin üzerinde kadının, kırk otobüsle, savaş mağduru Uraba’ya gelmesiyle başlatan ve bu tür seferberlik stratejilerini devam ettiren Kolombiyalı feminist kadın örgütü La Ruta bunlardan sadece bazıları… Türkiye’de de genel olarak feminist örgütlerin yapısının savaş karşıtı ve antimilitarizme yatkın olduğunu söyleyebiliriz.

Kadınlar mücadele ederken bazen sessizliği, bazen çığlığı, bazen bedenlerini kullanabilirler.

“2004 yılında Hindistan’ın Manipur eyaletinde çıkan bir olay üzerine Hint ordusundan erkekler, Metei’nin bağımsızlığı için verilen mücadelede etkin olduğunu düşündükleri Thangjam Manorama adlı kadını gece evine girerek öldürdüler. Tecavüze uğrayan kadının kanlar içindeki yarı çıplak cesedi ertesi gün bulundu. Cinsel organı dahil çeşitli yerlerine altı kurşun sıkılmıştı. 15 Temmuz’da, Manipur’da şiddeti önlemeyi hedefleyen Meira Paibi kadın hareketinden on iki kadın, Assam milislerinin tarihi Kangla Kalesi’ndeki karargahına gittiler. Çırılçıplak soyundular. Demir kapıları sarstılar. Çoğunluğu yaşlı olan kadınlar, “Hepimiz Manorama’nın annesiyiz”. “Hint ordusu bize tecavüz et”! yazılı pankartlar açtılar…”3

Bu konuda, yani kadınların bedenlerini politik olarak kullanmaları hakkında, kendisi de 80’li yıllarda yoğun bir şekilde hissedilen nükleer savaş tehlikesine karşı benzer bir protestonun içinde yer alan Britanyalı Sian Jones ise şunları söylüyor: “Böyle bir eylem, aykırılığı kullandığı için güçlüdür; çekingenliğe ve kibarlığa meydan okur. Burada, karşı durmayla, erkek iktidarıyla çok fiziksel bir ilişkiye girmeyle ilgili net bir duygu vardır. Greenham’da baştan aşağı silahlı askerler vardı ve biz de dünyayı havaya uçurmayı planlayan insanların tam karşılarında yer aldık. Bunu kadınlar olarak yapmak, erkeklerin güçlerini kullanmasını önlemek için bedenlerimizi kullanmak çok ilginçti… Bunu yalnız başınıza yapamazsınız ama sıkı bir dayanışma içinde, diğer kadınlarla birlikte yapabilirsiniz. Orada yerde yatarken bile aslında güçlü olan biziz diye düşünebilirsiniz-hemen herkes böyle hisseder”.4

silahkadin4TÜİK’in (2011) verdiği bilgilere göre 9 milyon bireysel silah olduğu tahmin edilen Türkiye’de, 2009 yılında; suç türü ve medeni durumuna göre ceza infaz kurumuna giren hükümlüler; toplam 74 bin 404 kişiden oluşmaktadır; bunun 71 bin 349’u erkek; 3 bin 43’ü kadın, 12’si de “bilinmeyen” olarak kaydedilmiştir.

Ateşli silahlar ve bıçaklarla ilgili suçlar erkek ağırlıklıdır. Toplam 2 bin 395 suçludan 2 bin 375’i erkek, sadece 20’si kadındır. Son günlerde basında yer  alan, ŞEFKAT-DER’in kadınlara yaptığı vahim bir çağrıya yer vermeden geçmemek gerekir:
“Şiddete karşı kadınların kendilerini korumaları için çeyiz sandıklarına silah koymaları” önerisini getiren ŞEFKAT-DER Başkanı, kadınlara silah eğitimi  vermekten söz etmekte ve maddi durumu uygun olmayanlara silah almak için kredi çekme fikriyle önerisini pekiştirmektedir. Silah eğitimi almak için  kendilerine 3 bin kadının başvurduğunu söyleyen Dernek “Şefkat”i silahla mı sağlayacaktır.”

Umut Vakfı’nın 2011 veri değerlendirmelerinden birisi de “Türk halkının silahı ‘öldürmek’ için edinmekte ve kullanmakta” olduğudur. Şimdi bu  “halkımıza” kadınlarda mı eklenmek isteniyor?

Başvurucu kadınlar kimlerdir gerçekten; kadın hakları savunucuları olamayacağı kesin olan bu kadınlar, şiddet mağduru kadınlar da olamaz. Çünkü  şiddet mağduru kadınlar, değil silah eğitimi almak, çoğu zaman başlarını dışarı uzatacak gücü dahi kendilerinde bulamamaktadır.

Bu durum bize, Silah Kanunu Tasarısı’nın bir adım ileri iki adım geri ısıtılarak gündeme geldiği ülkemizde, sadece memleketimizin erkeklerinin bu Tasarı’ya desteklerinin yetmediğini; kadınların da bütün o saydığımız barışçı mücadele yöntemlerinden vazgeçmeleri ve tasarıya destek vermelerinin istendiğini düşündürmektedir.

Oysa silah ne kadar güçlü olursa olsun dayanışma ve barış da bir o kadar güçlü olabilir, özellikle kadınlar tarafından dile getirildiğinde…

1- Umut Vakfı, Yerel Medya Eğitimi 2011, Zonguldak, Dr. Ayhan Akcan’ın sunumundan.
2- Cynthia Cockburn, Buradan Baktığınızda, s.58, Metis Yayınları, Nisan 2009. Çev.Füsun Özlen.
3- Cynthia Cockburn, age.s. 218.
4- Cynthia Cockburn, age.s.219.

 

 

Güncel Hukuk Dergisi Şubat 2012/2-98