Kötülüğün sıradanlığı

Sizi suç yoluna iten iç veya dış koşullara bağlı rastlantılar bile olsa, sizin gerçekten yaptıklarınız ile başkalarının bunları yapma ihtimali arasında koca bir uçurum var.

Hannah Arendt

1906yılında Hannover’da (Almanya) doğan bir siyaset bilimcidir Hannah Arendt Marburg, Freiburg ve Heidelberg üniversitelerinde felsefe eğitimi görmüş; Aziz Augustine’in düşüncesinde aşk kavramı üstüne tez yazmış, 1933’te Almanya’da Naziler iktidara gelince Fransa’ya kaçmıştır. Paris’te bir süre Yahudilerin göçmen örgütleri için çalışmış, Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesi üzerine Fransa’dan da kaçmak zorunda kalmıştır. 1941 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne sığınan Arendt, 1950 yılında Amerikan vatandaşı olmuş, çeşitli üniversitelerde konuk öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra Chiago Üniversitesi ve The New School’da felsefe profesörlüğü yapmıştır. 1959 yılında ise Princeton Üniversitesi’nin “ilk tam kadrolu kadın profesörü” olmuştur. Bu sırada Totalitarizmin Kaynakları, İnsanlık Durumu, Şiddet Üzerine, Karanlık Dönemlerde İnsanlar gibi pek çok eser ortaya koyan Arendt’in en çarpıcı eserlerinden biri “Kötülüğün Sıradanlığı”dır.

Hannah Arendt Kötülüğün Sıradanlığı’nda, Yahudilerin toplama kamplarına naklinden sorumlu olan Nazi lideri Adolf Eichmann’ın Kudüs Bölge Mahkemesi’nde nasıl yargılandığını ve aslında o yargılamanın duruşmalarından yola çıkarak kötülüğün nasıl sıradanlaştığını, sanıkların sadist birer canavardan ziyade normal insanlar olduklarını anlatır. Sonsözünü söylerken, o davadaki hâkimlerin davalı Nazi liderine aslında şöyle seslenmelerinin de mümkün olmuş olduğunu hatırlatır:

kotuluk1“…Söylediklerinize inanmanın, tümüyle imkânsız olmasa da, zor olduğunu düşünüyoruz; sayısı fazla olmasa da saikler ve vicdan bakımından makul şüphelere mahal vermeyen, aleyhinize kanıtlar var. Ayrıca Nihai Çözüm’de rol oynamanızın bir rastlantıdan ibaret olduğunu, sizin yerinizde başka herhangi birinin de olabileceğini, dolayısıyla potansiyel olarak neredeyse bütün Almanların eşit derecede suçlu olduğunu söylediniz. Herkesin veya hemen hemen herkesin suçlu olduğu yerde, aslında hiç kimsenin suçlu olmadığını kastettiniz. Bu aslında sık varılan bir sonuç, ama biz böyle bir sonucu kabul etmek istemiyoruz. Neden kabul etmediğimizi anlamıyorsanız, dikkatinizi Sodom ve Gomora hikâyesine çekmek isteriz.

Kutsal Kitap’a göre büyün insanlar eşit derecede suçlu hale geldiği için, Tanrı iki komşu şehri gökten ateş yağdırarak yok eder. Bu arada, sözünü ettiğimiz şeyin şu yeni “ortak suç” kavramıyla ilgisi yok; zira bu kavrama göre, insanlar yapmadıkları ama onların adına yapılan –katılmadıkları ve yarar sağlamadıkları-şeyler nedeniyle suçlu sayılır veya suçlu hissederler. Başka bir deyişle, kanun karşısında suçun ve masumiyetin nesnel doğası vardır; sizin yaptığınızı seksen milyon Alman da yapmış olsaydı, bu durum yine de yaptıklarınızı mazur göstermeye yetmezdi.

Neyse ki o kadar ileri gitmemiz gerekmiyor. Siz kendiniz de, başlıca siyasi amacı eşi benzeri görülmemiş suçlar işlemiş haline gelmiş bir devlette yaşayan herkesin gerçekten eşit derecede suçlu olduğunu değil, sadece böyle bir ihtimalin olduğunu iddia ettiniz. Sizi suç yoluna iten iç veya dış koşullara bağlı rastlantılar bile olsa, sizin gerçekten yaptıklarınız ile başkalarının bunları yapma ihtimali arasında koca bir uçurum var. Biz burada sadece yaptıklarımızla ilgileniyoruz; iç dünyanızın ve saiklerinizin muhtemelen suça uzak olmasıyla veya etrafınızdaki kişilerin suç işleme potansiyeliyle değil. Talihsizliklerle dolu bir hayat hikâyesi anlattınız; bu koşulları bildiğimizden, daha iyi koşullarda yaşasaydınız büyük ihtimalle bizim karşımıza veya başka bir ceza mahkemesinin karşısına hiç çıkmayacağınızı bir dereceye kadar kabul ediyoruz.

Diyelim ki katliamın örgütlenmesine rıza gösteren bir araç haline gelmenizin nedeni talihsizlikten başka bir şey değildi; bu durum yine de bir katliam politikasını uygulamaya geçirdiğiniz ve dolayısıyla aktif olarak desteklediğiniz gerçeği değiştirmez. Zira siyaset çocuk bakıcılığına benzemez, siyasette itaat ve destek aynı şeydir. Ve nasıl siz dünyayı Yahudi halkıyla ve daha nice ulustan insanla paylaşmak istemediğiniz için –sanki sizin ve üstlerinizin bu dünyada kimin yaşayacağına kimin yaşamayacağına karar verme hakkınız varmış gibi- bir politikayı destekleyip uyguladıysanız, biz de hiç kimsenin, yani insan ırkının hiçbir üyesinin bu dünyayı sizinle paylaşmak isteyebileceğini düşünmüyoruz.”

Hannah Arendt, Metis Yayınları, Aralık 2009 (1. Baskı)

 

Güncel Hukuk Dergisi Şubat 2012/2-98