Başkanlık Rejimi İle İlgili Geçmişe Bakış

XX. yüzyıl başlarındaki geri kalmışlığı geçmişte bırakarak XXI. yüzyıldaki gelişmekte olan ülkeye doğru ilerlemiş bir Türkiye’nin tarihsel başlangıcı, acaba bilinmeyen, kuşkular duyulan bir geleceğe mi yönelecektir? Bu seçimi Millet yapacaktır

Prof. Dr. Köksal Bayraktar

Türkiye tam anlamı ile referandum dönemecine girdi. Hemen her gün, televizyon kanallarındaki programlarda Anayasaya ilişkin değerlendirmeler yapıldığı gibi, gazetelerde de yazarların bakış açıları yönünden görüşler yayınlanıyor. Bunlar içerisinde Sn. Taha Akyol’un 04 Mart 2017 tarihli Hürriyet’te yayınlanan “Tarafsız Ne Demek?” başlıklı makalesi aydınlatıcı nitelik taşıyor. Bu yazıda Ali Fuat Başgil’in “Esas Teşkilat Hukuku” başlıklı kitabından bir alıntı yapılarak parlamentarizmin üstün özelliği ortaya konuluyor. Alıntı özetle şöyledir: “Devlet reisi yüksek makamının ve devlet hayatındaki tecrübe ve olgunluğunun kendisine kazandırdığı üstünlüğe dayanarak bakanlar kurulu ve siyasi liderlerle görüşerek birleştirici rol oynar; siyasi hayatın üstünde bulunur, aktif poli-tikayı Başbakan ve Bakanlar Kurulu yürütür…”1*
Parlamentarizmin bu başlıca niteliklerine karşı acaba Başkanlık rejimi ile ilgili Anayasa hukukçuları ne gibi yorumlarda bulunmuşlardı?
Bu konuda Orhan Aldıkaçtı’nın doçentlik tezi olan “Modern Demokrasilerde ve Türkiye’de Devlet Başkanlığı” başlıklı kitabında önemli bilgiler yer almaktadır. Burada aynen şöyle denilmek-tedir: “Başkan, bütün işleri göremeyeceği için her vekâletin başında, Senatonun onayı ile bir sekreter (bakan) tayin edilir, bunlar yalnız Başkana karşı sorumludurlar ve yapılan toplantılarda da son kararı Başkan verir. Başkan Lincoln, bu durumu, tartışılan bir sorunda kendisine muhalif olan yedi bakana karşı “yedi hayır, bir evet, evetler galiptir” şeklinde anlatmıştır. Başkan Truman’da “Hatıralarında bakanların birer yardımcı olduklarını, Başkana karar alabilmesi için yardımcı bilgiyi hazırlamakla yükümlü olduklarını belirtmektedir… Rejim, Devletle kuvvetler arasında işbirliğinin sağlanmasını gerektirmesine rağmen, başkanlık rejimi amacına kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırılıkla ulaşmaktadır… Devlet Başkanı ile Kongre (Meclis) arasında anlaşmazlık her zaman çıkabilir. Demokrat partinin Kongrede çoğunlukta olmasına rağmen başkan F. Roosevelt’in 631 vetosu bunun en kuvvetli delilidir.”2*
Başkanın Bakanlarla ilişkilerini Hüseyin Nail Kubalı şu şekilde açıklamaktadır: “Bakanlar Başkanın güvendiği kendi adamlarıdır, Kongreye karşı değil Başkana karşı sorumludurlar. Başkan Bakanları haftada bir defa toplar. Fakat bu toplantı bağımsız karar yetkisine sahip bir bakanlar kurulu toplantısı değildir. Sadece Başkanın bakanlarının, yardımcılarının ne düşündüklerini öğrenmek üzere yaptığı bir toplantıdır. Bu sebeple verilen kararlar başkanın kararlarıdır.”3*
Aldıkaçtı, tezinde, şu çarpıcı yorumu yapmaktadır: “… parlamenter rejimdeki kuvvetler ayrılığı anlayışı Devlet faaliyetinin düzenlenmesinde siyasal hayatın zorunluluklarına daha iyi cevap (ver-mektedir)… Başkanlık (rejimi) Devlet Başkanına verdiği geniş yetkilerle ona müstebit (diktatör) olma yollarını açmaktadır. Böyle bir temayülü (eğilimi) olan Devlet Başkanını durduracak bir kuvvet anayasada mevcut değildir. Aynı noktada Sn. Teziç, ABD dışındaki ülkelerdeki başkanlıkların süreklilik sağlayamadıklarını ve otoriter nitelikteki başkancı rejimlere dönüştüklerini belirtmiştir.4*
Anayasa değişikliği ile ilgili tartışmalarda, çeşitli unsurlar üzerinde durulmakta, Meclis aritmetiği, milletvekili seçilme yaşı, OHAL döneminde referanduma gidilmesinin hukuka aykırılığı, uygunluğu, hatta rejim değişikliği, federatif yapı gibi kavramlar üzerinde yoğun tartışmalar, gösteriler, eleştiriler yapılmaktadır. “Evet” ve “Hayır” sloganları çeşitli kafiyelerle, benzetmelerle ülkenin her tarafını doldurmaktadır. Referandum, bir çeşit seçim kampanyasına, güvenoyu yoklamasına dönüşmektedir.
Ancak devlet başkanı için öngörülen olağanüstü yetkilerin Türk toplumuna nasıl bir gelecek hazır-ladığı üzerinde durulmamaktadır. Bilim insanlarının örneklerden giderek ulaştıkları soyut değerlen-dirmeler gerçekleştiği takdirde Türkiye’miz ne gibi bir rejim içinde yaşayacaktır?
Felsefede bir soru vardır: “Nereden geliyoruz? Nereye gidiyoruz?”
Bu sorulara cevap aradığımızda, bir yanda, “Bağımsızlık savaşı vermiş, millet egemenliğini üstün tutarak Millet Meclisini kurmuş, Yasama – Yürütme – Yargı üçlemini çeşitli sorunlara rağmen yü-rütmüş, XX. yüzyıl başlarındaki geri kalmışlığı geçmişte bırakarak XXI. yüzyıldaki gelişmekte olan ülkeye doğru ilerlemiş bir Türkiye’nin tarihsel başlangıcı, acaba bilinmeyen, kuşkular duyulan bir geleceğe mi yönelecektir? Bu seçimi Millet yapacaktır.

1. Bkz. Taha Akyol, Tarafsız Ne Demek?, Hürriyet Gazetesi, 4 Mart 2017’den (Ali Fuat Baş-gil, Esas Teşkilat Hukuku, İstanbul 1960, s. 346).
2. Bkz. Aldıkaçtı, 162, 163.
3. Bkz. Hüseyin Nail Kubalı, Anayasa Hukuku Dersleri, İstanbul, 1969, sy. 372.
4. Bkz. Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku, 20. Bası, İstanbul, 2016, s. 529.