Demokrasinin Vazgeçilmezliği

Demokrasi, dünyada yüzyıllardır devam eden bir mücadelenin sonucudur
Prof. Dr. Köksal Bayraktar

15 Temmuz, Türk toplumunun hep hatırlayacağı aynı zamanda da hatırlamak istemeyeceği bir tarih olacak. Tıpkı 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül gibi… Ancak, bu yıl yaşanan olay öncekilere göre daha değişik, tehlikeli ve olağanüstü boyutlara ulaştı. Köprülerin kapanması, kamu kurumlarının önüne tankların gelmesi, tank seslerinin akşam saatlerinde duyulması gibi olaylar yaşanan eylemlere benzemekle birlikte 15 Temmuz’da uçakların Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’ni bombalaması, helikopterlerin Ankara’da önemli binaları silahlarla taraması, onlara karşılık verilmesi, sokak savaşlarını andıran olayların cereyanı, 200’ü aşkın kişinin ölmesi, binlerce insanın yaralanması… Bu ölü ve yaralıların önemli bir kısmının da olağan günlük hayatlarını yaşayan sade vatandaşlar olması, çatışmalarda genellikle yer almayıp rastgele yapılan atışların kurbanı olmaları… Görünümü ağır, tehlikeli, korkunç karşılamamak mümkün değil. Gerçekten çağ dışı ve insanlığa aykırı bir olay yaşandı.

15 Temmuz 2016 gecesi bombaların hedefi olan TBMM binasında büyük hasar oluştu.

15 Temmuz 2016 gecesi bombaların hedefi olan TBMM binasında büyük hasar oluştu.

Ne var ki hemen bu son derece ağır, Anayasaya ve Kanunlara aykırı olaydan sonra bütün siyasetçiler bunun demokrasiye karşı tarihsel bir saldırı olduğundan, ancak demokrasiden hiç bir zaman vazgeçilemeyeceğinden söz ettiler. Ayrıca gündelik gazetelerde hep olayın lanetlenmesini, yerilmesini içeren yazılar yazıldı ama belki de “demokrasi” çok bilinen bir kavram olduğu için bunun üzerinde durulmadı. Ancak, bazı bilgileri yeniden hatırlamakta yarar var. Bu yazının başlıca amacı budur.
O zaman soralım. Demokrasi nedir? Bu soruya genellikle “halk egemenliğidir” şeklinde cevap verilmektedir. Ancak, bu cevabın yüzeysel ve biçimsel olduğunu ileri süren Bernstein, bugün halkın egemenliğinden anlaşılması gerekenin sınıf egemenliğinin yokluğu olduğunu, hiç bir sınıfa ayrıcalık tanımayan bir toplumsal sistemin varlığını belirttiğini söylemektedir.1*
Konuya bir başka açıdan yaklaşan Tunaya ise farklı ve ilginç bir tanım vermektedir. Tunaya’ya göre “…demokrasi tılsımlı bir deyim olmasına rağmen demokrasi tanrısal ve mucizeler yaratıcı bir sistem değildir. Her şeyden önce beşeri insan yapısı olan bir rejimdir. Halk seçer ve sonra da bir çoğunluğun yönetimine boyun eğer, o kadar.”2* Bu basit tanımdan hareket eden Tunaya, “Siyasi Müesseseler ve Anayasa Hukuku” başlıklı kitabında demokrasinin unsurları olarak çoğulculuğun önde geldiğini, toplumsal sorunlar karşısında demokratik çözümlerin daima çoğulcu kararlar ile alındığını, oy birliğinin yani başka bir deyiş ile mutlakiyetin demokraside yeri olmadığını belirttikten sonra bu rejimin aynı zamanda bir çatışmalar rejimi olduğunu, durağanlık (istikrar) ve süregiden otoritenin var olmadığını, buna karşılık demokraside sürekli bir değişimin ve bunu yaratan bir özgürlükler düzeninin bulunduğunu açıklamaktadır.3* Çoğulculuk ve özgürlüklerin, demokratik toplumlarda, bir diyalog (karşılıklı görüşme, tartışma, düşünceleri sergileme, yayma ve bunları hep hoşgörü ile karşılama) yarattığını, söz konusu diyaloğun da eşitlik ilkesine dayandığını Tunaya kuvvetle ileri sürmektedir.4* Tunaya’ya göre demokrasinin en önemli unsurlarından biri de denge unsurudur. Çok sözü edilmeyen ama Tunaya’nın çok önemsediği kavram “denge”dir. Yazara göre batı demokrasisi, çoğunluk ile azınlık, iktidar ile muhalefet arasındaki bir anlaşmayı temel edinmektedir. Asıl diyalog budur ve bu toplumu dengeye götürür… Bu denge totaliter sistemlerin reddettikleri bir olaydır. Demokrasi ise onsuz olamaz. Çoğunluk ile azınlık arasındaki dengenin bozulması demokrasiyi otoriter bir rejim yapan ve yozlaştıran bir başka olaydır.5* Benzer düşünceyi Cem, farklı bir üslup ile ifade etmektedir. Cem’e göre devlet sürekli olarak değişim içinde olabilmeli ve toplum içindeki özgürlük doğrultusunda toplumsal örgütleyiciliği sağlayabilmelidir.6*
Anayasa Hukukunda demokratik devlet ile ilgili olarak ortaya konulmuş olan bu temel düşünceler XX. Yüzyılın başından itibaren önemli gelişmeler göstermiştir. Demokratik devletin yanı sıra, hukuk devleti, sosyal devlet, laik devlet kavramları da ortaya çıkmış ve demokrasinin ancak bu kavramlar ile birlikte var olabileceği kuvvetle belirtilmiştir. Başka bir deyişle demokrasinin vazgeçilmezleri olan seçim ile siyasal iktidara sahip olan çoğunluğun azınlığı baskı altına almaması, azınlık ile beraber ülkenin ve toplumun yönetilmesi, özgürlüklerin herkes için geçerli ve var olması, diyalog ve dengenin sürekli olarak bulunmasının yanı sıra devletin hukuk kurallarına bağlılığı, kamusal ve özel işlemlerin yargı denetimi çerçevesinde gerçekleştirilmesi, kuvvetler ayrılığının bulunması, yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirlerinden bağımsız olarak faaliyetlerini devam ettirmeleri şeklindeki hukuk devleti demokrasiyi temelinden desteklemektedir. Ayrıca bireylerin sahip oldukları hak ve özgürlüklerin sosyal hayatta somutlaşması, eğitim ve sağlık politikalarının tamamen bireyin gelişmesine ve esenliğine yönelik olması, vergi düzeninde adaletin sağlanması, demokrasinin diğer temelini oluşturmaktadır. Laik devlet anlayışı bugün felsefi bir tutum olarak ortaya çıkmaktadır. Devletin benimsediği bir dinin olmaması, bütün dinlere eşit davranılması, düşünce ve inanç hürriyetinin sağlanması ve var olması, gene demokrasinin vazgeçilmez bir niteliği olarak ortaya çıkmaktadır.
Kısaca, açıklanan bu nitelikleri ve özellikleri yapısında taşıyan demokratik toplumda çoğunluğu kabul etmeyen ve tekelci bir uygulamanın demokrasiye aykırı olduğunu, hafif bir üslupla söyleyebilmek mümkündür. Tekelci, tek yanlı uygulama; siyasal iktidara sahip olduğunda demokrasinin niteliklerini ve özelliklerini ortadan kaldırmaktadır.7* Diyalog, denge, çoğulculuk, seçim bu anlayış içerisinde artık yoktur. Son günlerde olayların alevi içerisinde siyasetçilerin söylediği kalkışma, darbe ya da daha açık deyimi ile ihtilal demokrasiyi, hukuk devleti, sosyal devlet, laik devlet ile birlikte ortadan kaldırmaya amaçlar. Buna karşı, Selçuk’un8* dediği gibi, “Her şeyden önce demokrasi, bilinçli halkların sahip çıktıkları bilinçli haklar, özgürlükler ve sorumluluklar rejimidir… Halk; egemenliğin, vazgeçilmez hakların ve özgürlüklerin sahibi olduğu bilincine ulaştığı” ölçüde demokrasinin vazgeçilmezliği ortaya çıkacaktır.
Demokrasi, dünyada yüzyıllardır devam eden bir mücadelenin sonucudur. Türkiye ise iki yüzyıldan bu yana bu sisteme erişmeye çabalamaktadır. Toplumun çoğulcu, genel isteğinin önüne geçilmeye çalışılması tarihin akışına karşı gelme anlamını taşımaktadır.

1. Eduard Bernstein, Sosyalizmin Varsayımları ve Sosyal Demokratların Ödevlerinden Demokrasi Nedir Bölümü ( Batıda Siyasi Düşünceler Tarihi, III-Derleyen Mete Tuncay), Ankara 1969,s. 187-188.
2. Tarık Zafer Tunaya, Siyasi Müesseseler ve Anayasa Hukuku 2.Bs., İstanbul 1969, s. 656.
3. Tunaya, 657-658.
4. Tunaya, 662.
5. Tunaya, 664.
6. İsmail Cem, Siyaset Yazıları, 1975-1980 Türkiye’si, İstanbul 1980, s. 281.
7. Bernstein, 188.
8. Sami Selçuk, Temsili ve Katılımcı Demokrasinin Kökeni, İstanbul, 1987, s.8,10
Güncel Hukuk, Ağustos 2016