Yeni Yıla Girerken Adalet

Hiçbir dönemde halkın diline “hukukun olmadığı ülkede hukuk yapılmaz” pelesengi yerleşmemiş; 95. yılına giren Cumhuriyetimizde yargıda hiç yaşanmamış olaylar böylesine yaşanmaya başlamamıştı

Prof. Dr. Köksal Bayraktar

Önceki yıllarda adli yıl başlangıcında ya da yeni yılın ilk ayında Güncel Hukuk Dergisi’nde yayınlanan “yılın kararlarının genel dökümü”nü bu sayımızda tekrarlamayacağız. Bunun yerine 2010 yılından bu yana yargı yapısındaki genel görünümü belirlemeye çalışacağız.

Bundan 50 yıl önceki edebiyat kitaplarında yer alan şairlerin bazı mısraları, beyitleri ya da dörtlükleri unutulmaz bir özelliğe sahiptir. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin Ziya Paşa’dan, Abdülhak Hamit’ten ya da Fuzuli’den bir kaç mısrayı ezbere söylemekten kendini alıkoyamıyor. Bu yazının hazırlıkları içinde nedense Namık Kemal’in bir beyitini hatırladım:

“Ne efsunkar imişsin sen ey didar-ı hürriyet,
Esir-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esaretten”

Burada hürriyet diye diye hayatını sürgünlerde geçiren bir şairin hayatının son dönemlerinde hürriyete nasıl tutsak hale geldiği anlatılmakta idi.

Siz, “bunun adaletle ne ilgisi var?” diye sorabilirsiniz. Beyitte hürriyet yerine adalet kelimesini koyduğunuzda bugünkü yargının işleyişi karşısında Türk insanının nasıl bir konumda bulunduğunu kolayca anlayabilmek mümkündür.

Hiçbir dönemde adalet nöbeti tutulmamıştı; yüzlerce ve binlerce yargıç ve savcı görevden alınmamıştı; üç mahkemeden kurulu ceza yargı yapısı bir anda ikiye indirilmemiş, sulh ceza mahkemeleri ortadan kaldırılmamıştı; Cumhuriyet Savcıları mahkemelerdeki kürsülerini bırakmamışlardı; daha da önemlisi halkın diline “hukukun olmadığı ülkede hukuk yapılmaz” pelesengi yerleşmemişti; özetle bugün 95. yılına giren Cumhuriyetimizde yargıda hiç yaşanmamış olaylar böylesine yaşanmaya başlamamıştı.

Bununla birlikte Türkiye XXI. yüzyıla, yargı sisteminde reformlar yapma iddiasıyla girmişti. Kanunların yeniden büyük değişikliklerle yürürlüğe konulmasıyla yeni bir dönem başlamıştı. Bu dönem, açıkça söylenmelidir ki, büyük ümitlerin doğmasına da neden olmuştu. Oysa önce Ergenekon sonra Balyoz, daha sonra Oda TV ve içinde yaşadığımız günlerde de Cumhuriyet ve akademisyenlerin davaları bu ümitlerin yok olmasına neden olmuştur.

Ümitlerin sönüşünün yanı sıra, günlerce süren gözaltılar, Cumhuriyet Savcılarının ifade almadan soruşturmaları tamamlamaları, gece yarıları Sulh Ceza Yargıçlarının, şüphelileri sözde sorgulamalardan sonra tutuklamaları, hukuka aykırı delil kavramının uygulamalarda unutulması reform atılımının yok olmasını sonuçlamıştır.

Bu ve benzeri davalarda ilginç nokta şudur ki, ceza hukukunun yerleşmiş kurallarının bilinen ve yerleşmiş yorumları bir kenara bırakılmakta, ilkeler savsaklanmakta, buna karşı yerindelik (maslahata uygunluk) baskın duruma gelmektedir. Suçta ve cezada kanunilik ilkesi, lehe olan kanunun geçmişe etkili oluşu, ceza hukuku kurallarının dar yorumlanması gerekliliği gibi ilkeler bir kenara bırakılmakta; insan onuruna aykırı cezaların geri getirilmesi akımı, düşman ceza hukuku uygulamalarının giderek taraftar bulması siyasi olayların etkisiyle daha yoğun hale gelmektedir. Bunun sonucunda düşünce özgürlüğü, toplanma ve dernek kurma özgürlüğü, özel hayatın gizliliği, kişisel verilerin korunması gibi haklar ve özgürlükler alanı gerek yasamada ve gerekse yargıda gittikçe daralmaktadır. Hukukta reform ile öne sürülen uzlaşma, uzlaştırma, iddianamenin iade edilmesi, ön inceleme yapma gibi yeni kavram ve kurumlar uygulamaya çok fazla yansımamaktadır.

Bu genel görünümü maalesef Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemelerinin durumu daha da ağırlaştırmaktadır. Yargıtay’daki yüzbinlerce dosyanın yıllardır beklemesi ve Bölge Adliye Mahkemelerindeki karmaşa devam etmektedir. Türkiyemiz, yeniden tüm yargı sistemini kanunlarla birlikte gözden geçirmek ve gerçek anlamda onarmak durumundadır. Bütün yargıçlar, ilçelerden Yargıtay’a kadar ve ceza, hukuk ve idare mahkemeleri olarak çok ağır yük altında bulunmaktadır. Bu yük, yukarıda ifade ettiğimiz olumsuz görünümün çok önemli bir nedenini de oluşturmaktadır. Yapımları tamamlanmış olan olağanüstü büyüklükteki adliye sarayları görünüm ve iyi çalışma koşulları açısından olumlu olmakla birlikte yargıç, savcı, vatandaş, davalı ve davacıları birbirine yabancı kılan bir sistemi doğurması yönünden de çok olumsuz bir ortam yaratmaktadır. Bu durum yargı ile adalet arasındaki aralığı gittikçe daha çok açmaktadır.

Hukuk dünyası, sorunlarını çözmek, adalete yaklaşmak zorunda olarak yeni arayışlara girmelidir.