Yeraltından Jurnal

Adaletsizlik: Sefillik ve cinayet çağının tek müsebbibi. Direnmek için en namuslu gerekçe. Çıkarcıların, talancının bir bir ortalığa dökülmesini sağlayan vahşet. Toplumun kayıtsızlık karnesinin tek hanesi. Madem yok (ediliyor), o halde peşine kaç kişinin düştüğüne bakmalı…

Ayça Güçlüten

Bir çingene kıraathanesi. Birbirlerinin dilini, halini, niyetini anlamayanların (bilmek istemeyenlerin şeklinde bir aktarma daha adilane olabilir burada) bir hayli -ve ne hikmetse- anlaştığı, gülüştüğü bir ortam. İnsanlar omuzdaş, insanlar ışıklı. Zift kıvamında demli çaylar, açık çaylar, aman lütfen çok açık olsun benimki zahmet olmazsalar uçuşuyor tepsilerde. Selam, afiyet olsun, hoş geldiniz, gelmekle ne de iyi ettiniz, o masa sallanıyordu şuna geçmez miydiniz ya da gazete kağıdıyla hallediveririz, aa aşkolsun ev poğaçası bunlar, buyrun buyurunlar. Tümü insan ya da insancık değil bu güruhun. Çaldığı zurna ile aynı boyda olan bir adam, hapisten kaçmayı henüz başarmış sinkaflı küfürlerden oluşan bir örgüt, morlu pembeli etekliğinin fırfırı kadar kikirdeyen çok yaşlı bir kadın, uçmasın diye uçurtmasının ipini patisiyle kıstırmış turuncu gözlü tombul kedi, tek başına satranç oynayan unutulmuş bir yazar, hep bir önceki günü özlediğini sayıklayan bir gül ağacı, gözünü boynundaki cep saatinden ayırmayan, bir yılan kadar semirmiş bir tırtıl, içindeki inci yenmesin diye kendini saklayan bir midye dolması, Bir çingene kıraathanesinde tüm bunlar olağandır, bu bilgiyi vereni unutmuş olmak ise lütuf. Yine de…

Ne oluyor? Dünya dağ gibi kamburuna bakmadan neden kırıtıyor, cıvıldıyor şimdi durup dururken? Mutlu sonun habercisi mi bu alelacayip manzara? Haa tamam, öldüm ben. Tedirgin edici bir yanı olacaktı elbette de, çelişkili devamlılık sergileyerek halen akışkan taklidi yapan yaşamın antidemokratik düsturuna teessüflerimi sunarım (Azrail’e not). Derken elinde direksiyonu ile bir adam yanıma gelip saçımı çekip gidiyor. Saç diplerimin acısından gözlerim doluyor; anladık, ölmedim. Hakikatin naniği ölümden beter bazen.

Kırmızı Kitap’ı1* da yeni bitirmişim ya, ondan mı kafam kıyak acep diye düşünürken elinde Cin Ali setiyle küçük bir kız bitiverdi yamacımda. Cin Ali gıcır gıcır, yeni baskı (karıştırdım, Ali’nin evrimi sansürlenmemiş ama bi’ lokma hipster havası edinmiş, olacak o kadar). Mekandaki uzlaşma-koklaşma havasının sürreel buharı beynimi hepten derdest etmişken kızı incelemeye veriyorum kendimi.
Her “Şey”in Hakkı
Kıza küçük dememe bakılmasın, kaz ayağı bölgesinde yüzyıllık yalnızlıklara ezeli rakip boy boy hikâyeler zil çalıyor. Bakmıyorum, istemiyorum ama kendimi de alamıyorum; ortamdaki tek normallik de bu kız oluverdi işte. Bir gün olduğundan beri şüpheye düşülecek anlar yığını sadece ikimiz için öylece akmaya başladı.

– Şimdi sen bana sorarsın kesin.
– Neyi?
– Büyüyünce ne olmak istediğimi.
– Sorardım illa ki doğru, laf olsun maksat.
– Ben bir hak savunucusu olacağım.
– Hangi hakların?
– Her şeyin. Aklına ne gelirse. Zaten aklına gelmeyenleri daha çok savunacağım.
– Neden?
– Anlamazsın ki sen, tam ortasındasın her şeyin.

Küçümsüyor beni bu küçük şey, bak sen…

– Gel bir oyun oynayalım o zaman. Var mısın?
– Bilmem, oyununa bağlı.
– Ben sana bir kelime söyleyeceğim. Madem her şeyin hak savunucusu olacaksın o kelime de hakkını savunduğun şey; kavram, kişi, obje… neyse o olacak işte.
– Sıkıcı.
– Her şey sıkıcıdır.
– Bak bu bir savunma. Tamam, varım. (Devamı Güncel Hukuk Ağustos 2017 sayısında.)

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.