Sıradışı ve rutin bir adliye mesaisi

yargi7Hepimiz biliriz ki; Türk yargısı her an herkesi, “katil”, “sapık”, “uyuşturucu taciri” ya da “terörist” yapabilen ve bu suçlamalarla karşısına gelenin kendisini aklamasına fırsat tanımayan kafkaesk bir ortam sunuyor adına karar verdiği halkına. Peki neden böyle?

Faruk Özsu
Hâkim – Demokrat Yargı Yönetim Kurulu Üyesi

Birkaç günlük izinle çocuklarını okula kaydettirmek için kasabasına gelen bir adam, ertesi sabah polislerce yatağından uyandırılır. Ve sokak ortasında adeta lime lime doğranmış halde yatan bir ceset gösterilip sorulur: “Bu adamı neden öldürdün?”… O artık bir “katil”dir.

Savcı gelir, zabıtlar tutulur. “Şüpheli kim?” diye sorar polislere, “katil” gösterilir. “Tamamdır… Evrakını hazırlayıp getirin!” denilir. Maktulün elinin yakınındaki gömlek parçası, kanlı taşlar ve yirmi metre uzaktaki kadın terliği olay yerinde bırakılır. Bir “Katil” kâfi olduğu için komşu ev sakinlerinin ifadesi de gerek görülmez…

Tamamına yakını hırsızlık, gasp, adam yaralama ve tecavüz olmak üzere yetmiş kadar sabıkası olan maktulle, dört-beş yıl önce vuku bulmuş itişmeleri “geçmişe dayalı husumet”, yani öldürme sebebi sayılır. “Zanlı” olarak alınan ifadesini parmak basarak onaylamış olan bir kadının ifadesinde yazılı olan ve fakat adeta post-it’le yapıştırılmış gibi duran “Katil, ‘O’dur!” cümlesi, -kadının ısrarla reddetmesine ve ifadenin tamamıyla çelişmesine rağmen- yeterli “tanık beyanı” kabul edilir.

Maktulün kardeşinin (bile) duruşmada, “Ağabeyimin o sokakta oturan ve iki yetişkin oğlu olan dul bir kadınla gayrimeşru ilişkisi vardı. Cinayet gününden bir gün sonra o evde, badana yapılmış ve camlar tamir ettirilmiş… Ayrıca, “rahmetlinin olay gecesi meyhanede iki gençle bıçaklı kavga yaptığını öğrendim… Gençleri tanıyoruz, soruşturulsun” demesi, pişmiş aşa su katmak sayılır. Tesadüfe bakın ki olayın tek “tanığı” (hatta tek delili), -dava sırasında intihar eden- “o kadın”dır. Tüm bunların sonunda “ömür boyu hapis cezası” verilir. Ve toplumun huzurunu kaçıran bir vaka daha hakkaniyet ve adaletle çözülüp, toplum “tehlikeli bir suçludan” daha temizlenir…

Saat 08:30
Birkaç yıl önce şahit olduğum bir dosyanın Yargıtay’ca da onandığını öğrendiğim ve çaresizlik, öfke ve utançtan dolayı uykusuz geçirdiğim bir gecenin ardından mesaime başlıyorum… Katip; “Hâkim Bey bunu ne yapalım?” sorusu eşliğinde bir dosya gösteriyor.

Bir vasi atama dosyası. M… Sulh Hukuk Mahkemesi “yetkisizlik” kararı vererek bize göndermiş, sağ olsun.

Dosyaya bakıyorum. Mahkeme ilamı, müddetname, cezaevinin yazıları, hükümlünün dilekçeleri, nüfus kaydı, emniyet araştırmaları vs. sayısız yazı var ve hepsinde hükümlünün ikametgahı; “Diyarbakır yolu, … karşısı … Merkez/M…” olarak yazıyor. Peki, bu dosyayla biz nasıl müşerref oluyoruz diye düşünürken bir yazı gözüme ilişiyor: Bir tanesinde hükümlünün adresi -her zamanki gibi-; “Diyarbakır yolu, … karşısı … Merkez” diye devam ederken, birden direksiyon kırılmış ve “Diyarbakır” şeklinde bitirilmiş.

Bir dava dosyasını daha bitirme gururu yaşamak isteyen meslektaşımıza, bu hatalı ifade yetmiş ve “bir ilin merkezinde, o ilin adıyla anılan bir yolun olamayacağı” gibi basit bir akıl yürütmeden bile sarf-ı nazar edilerek hemen; “yaz kızım; mahkememizin yetkisizliğine, dosyanın Diyarbakır Mahkemesine gönderilmesine…” denilmiş…

Bu durumda, üniversiteye kaydı için gözleri yolda vasisini bekleyen hükümlüye düşen ise, sonraki yıl için daha sıkı çalışıp daha iyi bir bölüm kazanarak, kendisine bu fırsatı sağlayan mahkemelere teşekkür etmek oluyor haliyle.

Saat 09:00
Bir telefon… Ağır ceza mahkemelerinden birinin bir üyesi raporlu imiş, yerini doldurmaya çağrılıyorum. Salon bir doluyor, bir boşalıyor. Tutuklular, bir yandan çıkartılan kelepçenin yerini ovarken bir yandan da seyircilerin içinde yakınlarını arıyorlar göz ucuyla. Küçük bir oğlan, babasını görünce ağlamaya başlıyor. Ah Hâkim Amcası, babasının kucağına oturmasına bir izin verse…

Bu arada, altmış yaşlarında, minnacık bir teyze, jandarmaların arasında sanık kafesine yöneliyor. Başında mor bir tülbent, alnının ortasındaki otantik bir dövme ve üzerindeki eski püskü köylü kıyafetleri ile ortama uyumsuz zavallı bir Kürt kadını bu. Tek kelime Türkçe de anlamıyor, burada ne olduğunu, ne yapılmaya çalışıldığını da. Gözleri bir jandarmada (belli ki asıl korktuğu o), bir mahkeme heyetinde. Nadiren de Baro’nun yolladığı -zorunlu- avukatında.

Teyze; ceza evindeki oğlunu ziyarete giderken, ona götürdüğü sigara paketinin (Ahmet Arif’in ruhu şad olsun) içinde bir içimlik esrar bulunması nedeniyle karşımızda. Külyutmaz savcılarımıza göre eylem; “Uyuşturucu ticareti yapmak”mış. Toplumu uyuşturucu illetinden uzak tutmaya yeminli ağır ceza heyetimiz de, altı aydır ceza evinde tutuyormuş zavallıcığı…

Yaşlı kadın, kararın “hayırlı” olduğunu seyirci locasındaki yakınlarının alkışlamasından anlıyor ve titrek adımlarla çıkıyor salondan. Umarım dersini almıştır da bir daha yapmaz, uyuşturucu ticareti falan. Yanlış işler bunlar…

yargi5

Saat: 15:30
Ağır ceza mahkemesindeki geçici mesaim bitiyor ve odama gidiyorum: Kalem, bir delil tespiti keşfi için hazırlanmış: Altı ay önce, yaklaşık 400 bin TL değerindeki son model bir otobüste, toplam değeri -sıkı durun- tam 1500 TL eden kaçak sigara yakalanmış. Sigaralar haylaz muavininmiş. Tüm yalvarma ve yakarmalara rağmen otobüs, bir yediemin otoparkına atılmış. Yargılama süresince otobüsün bir ailenin ekmek teknesi olduğu söylenerek -en azındanyediemin sıfatıyla kendilerine teslimi istenmiş ancak, mahkemeyi ikna etmek ne mümkün. Altı ay sonra ise nihai karar verilmiş: “Muavininin kaçakçılık suçundan mahkumiyetine… Sahibinin suçla ilgisi olmadığı anlaşıldığından otobüsün sahibine iadesine…” Şimdi de sahibi, otobüsün altı aylık otopark mesaisi sırasında, koltuk ve döşemelerini farelerin yediğini, camlarının kırıldığını ve motorunun çalışmaz hale geldiğini söyleyip zararının tespitini istiyor. Adalet Bakanlığı’na tazminat davası açacakmış. Koltuk ve döşemeleri Bakanlık yedi sanki…

Türk yargısı sadece “yaramaz”lar için değil, tüm hayatını kurallara göre yaşayan “uslu ve itaatkâr” insanlar için de tehlike arz etmektedir. Tıpkı bahsettiğim emekli öğretmen ya da ekmek parası için gittiği gurbetten, çocuğunu okula kaydettirmek için geldiği günün ertesinde bir anda “katil” yapılıveren genç işçi gibi.

Saat 18:00
Sıra dışı gibi görünse de rutin bir adliye mesaim daha bitti derken, ekmeğimi alıp evime yöneldiğim sırada yetmiş yaşlarındaki bakkal sesleniyor arkamdan: “Hâkim Beyim bir dakika bakar mısın şuna?” İki yıl önce haricen sattığı bir otomobil, beş yüz kilometre uzakta bir şehirde kaçak sigara ile yakalanmış. Yoldaki çevirmeyi gören araç şoförü, tabanları yağlayıp kaçmış, araba da orada kalmış. Savcılık ise, “en doğru yol, en kestirme olandır” diye düşünüp, kimsenin ifadesine başvurmaya ve ilave bir araştırmaya gerek görmeden, aracın adına kayıtlı olduğu bizim yaşlı bakkalımıza açmış davasını. Şimdi de yerel mahkeme, ifadesinin alınması için Diyarbakır’daki mahkemeye talimat yazmış… Yaşlı adam “Savcılık bana sorsaydı, kime sattığımı söyleyiverirdim, aha da noter satış belgesi!” derken soruyor: “Hâkim Bey oğlum; Ne olur bu işin sonu, başıma bir hâl gelmez inşallah?” Normal şartlarda, normal bir akılla elbette gelmez. Ama bunun garantisini vermek ne mümkün, söz konusu olan yüce Türk yargısı ise?

Nitekim talimat yazısında; “sanığın CMK 231 maddesi ile ilgili beyanının alınması da” istenmiş ki, bu şu anlama geliyor: -Büyük ihtimalle- Bakkal amcanın iki yıl önce aracı sattığını gösteren belge ve o yaştaki birinin polisle kovalamaca oynamasının imkansızlığı ile kafa yormak yerine, hâkimlerin can simidi olan CMK 231. maddesi uyarınca; “beş yıl süreyle cezası ertelenip” dosya kapatılacak. Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapılan itiraz; “kararın usul ve yasaya uygun olması nedeniyle” reddedilecek. Beş yıl sonra dava ortadan kalkacak olsa da, ömrü billah kurallardan milim sapmayan emekli bir öğretmen, yetmiş yaşından sonra “kaçakçı” olarak geçecek polis kayıtlarına… Yargının amacı, “hız ve işin bitmesi” olduğuna göre, bu dava da bu şekilde “sonuçlandırılmış” olacak. Ne hoş değil mi?

Can da mal da tehlikede
İşte, herhangi bir adliyenin rutin mesaisinde karşılaşabileceğimiz sıradan örnekler. İster yargının içinden olalım, isterse dışından ömrümüz boyunca bizzat tecrübe etmesek bile, bilip hissettiğimiz yargısal pratiklerdir bunlar. Hepimiz biliriz ki; Türk yargısı her an herkesi, “katil”, “sapık”, “uyuşturucu taciri” ya da “terörist” yapabilen ve bu suçlamalarla karşısına gelenin kendisini aklamasına fırsat tanımayan kafkaesk bir ortam sunuyor adına karar verdiği halkına. Peki neden böyle? Bir insana, son derece yetersiz delillerle ve bu kadar kolayca “katil” damgası vuran polis fezlekesine nasıl onay verir bir mahkeme?

Ya da açıkça yasaya aykırı şekilde zavallı yaşlı bir kadını, nasıl bu kadar kolay “uyuşturucu taciri” suçlamasıyla aylarca hapis yatırıp sonra da, “beraat ettin, hadi evine!” diyebilir? Peki ya, kişisel bir talebi için olsa, kılı kırk yararak dilekçe yazacağını tahmin ettiğimiz bir savcının, -gülünç duruma düşmeyi bile umursamadan- yaşlı bir emekli öğretmeni mahkemeye “paketlemesindeki” rahatlığı neyle izah edebiliriz? Veyahut; dosyadaki sayısız yazıda o ilin herkesçe bilinen merkezindeki bir adresin sadece bir tanesinde yanlış yazılmasını fırsat bilip, eldeki dosyayı komşu ildeki mahkemeye yollamadaki kaygısızlık?

Peki, tüm bu sorulara “Yargı bağımsız değil de ondan. Bakan gitsin, yargı yargıya bırakılsın!”dan başka bir cevap, teşhis ve tedavi önerimiz var mı?

Sorun yargının kendisinde
O halde gelin ciddi olalım.
Türk yargısı sadece “yaramaz”lar için değil, tüm hayatını kurallara göre yaşayan “uslu ve itaatkâr” insanlar için de tehlike arz etmektedir. Tıpkı bahsettiğim emekli öğretmen ya da ekmek parası için gittiği gurbetten, çocuğunu okula kaydettirmek için geldiği günün ertesinde bir anda “katil” yapılıveren genç işçi gibi.

Yukarıda bahsedilen meseleler eşliğinde yargının tutum ve davranışlarına baktığımızda kabaca iki tür refleksle karşılaşıyoruz. Birincisi, Türk yargısının var olduğu ve her gün yeniden ürettiği geleneksel yargı kültürü ve o kültürün faşizan ve totaliter cezalandırma refleksi. Ki biz buna “Hâkim vasatı” diyoruz. “Hâkim vasatı”; Türk yargısının düşünce, anlayış, tavır ve reflekslerinin yaygın ve tanıtıcı bir ortalamasıdır. Bu da kısaca; “a-politik, toplum ve siyaset karşıtı, bürokratik bir siyasal kültür ile anti-entelektüel, taşralı ve sokağın parçası olan lümpen bir yargı kültürü” demektir.

Bu yargı kültürü içindeki yargıcın faaliyeti, bir yargılama değil, bir “refleks”ten ibarettir: Ona göre; “Toplum kurnaz, fırsatçı ve düzenbazdır.” O halde, “vatandaşın her talebi anında reddedilmeli ve bir şekilde derdest edilen herkes, bir an önce toplumdan ayıklanmalıdır…” “Hâkim vasatı”, devlet merkezli yaklaşım ile faşizan ve toptancı cezalandırma refleksini anlatmakta mahirse de yargının faaliyetlerinde gülünç duruma düşmeyi dahi önemsemeden sallapati bir mesai yürütmesini izahta yetersiz kalıyor. İşte burada ikinci tür tutum ve davranış tarzı karşımıza çıkıyor. O da birinci refleksi bazen tamamlayan, bazen de kendi başına bulunan; “kayıtsızlık ve umursamazlık” tavrıdır. Ne meslektaşları, ne dava sahipleri ne de toplumla ilgilenmeyen, tüm değer yargılarından soyutlanmış kan dondurucu bir ilgisizlik hali bu.

“Hakim vasatı”; Türk yargısının düşünce, anlayış, tavır ve reflekslerinin yaygın ve tanıtıcı bir ortalamasıdır. Bu da kısaca; “a-politik, toplum ve siyaset karşıtı, bürokratik bir siyasal kültür ile antientelektüel, taşralı ve sokağın parçası olan lûmpen bir yargı kültürü” demektir.

Toplumdan ve hayattan uzak
Türk yargısı, özelikle cumhuriyetle birlikte, yargıcın siyasetten ve toplumdan uzak durması halinde “temiz kalabileceği” ve bu sayede “tarafsız ve adil” olabileceği yanılgısı üzerine inşa edildi. Oysa ki siyaset dışı bir hayat yoktu ve haliyle yargıcı siyaset dışında tutma çabası, “egemen ideolojinin neferi” olmasıyla neticelendi.

Diğer yandan, “toplumdan uzaklık” ile amaçlanan “tarafsızlık” bir türlü sağlanamadığı gibi, aksine, bu uzaklık, yargının toplumsal beklentileri karşılamayan, işlevsiz, sorunu çözmekten ziyade büyüten bir mesai yürütmesine sebep oldu.

Kısacası yargıçlar, toplumla mesafeleri yüzünden, sosyal ve toplumsal ilişki ağlarından kopuk, cansız, ilişkisiz, iletişimsiz bir hayata mahkûm oldular. Hayat belirtisi olmayan, muhtevasız, özsüz ve ruhsuz bir bitkisel yaşamdı bu…

Daha iyi anlamak için gelin, yargıçların mesleki ve kişisel yaşantılarına yakından bakalım.

Yargıçlar birkaç yılda bir tayin olurlar. “Arızilik” hissi ve bilinci, sahiplenme ve aidiyet duygusunun oluşmasına manidir. Bu yüzden de, şehirle ve çevreyle hakiki ve samimi bir ilişki kuramazlar. O geçici süreyi de resmi ve yüzeysel bir sosyal ilişki ve kalıp davranış usulleriyle geçiştirirler. İnsani gelişimin ana zemini olan, sosyal ve beşeri ilişkiler ağından uzaklık yüzünden kişisel gelişimleri, ilerlemek bir yana gün geçtikçe geriye gider. Meslekteki rutin terfileri belirli bir iş yüzdesini tutturmasına ve iki yılda bir gerçekleşen teftişte müfettişe kötü referans verilmemesine, ama asıl önemlisi, yargı içi iktidarla mesafelerine bağlıdır. İşinde, -davanın taraflarının tatmini açısından- başarısızlığının bir müeyyidesi olmadığı gibi, başarısının da bir ödülü yoktur. Bu nedenle de toplumsal onay ya da kınamaya değer verilmez.

Bu yüzden, tüm gayeleri; -isabet ve tatmin ediciliğin önemi olmadığı- belirli sayıda dava dosyasını bir şekilde kapatmak ve yargı içi iktidarla çelişmemek haline gelir. Muhatap toplum değil, yargı iktidarıdır zira.

Tayin, terfi ve disiplin konularında hiç bir objektif kriterin olmayışı ve karar merciine itiraz şansının olmaması yargıçları, özellikle de yargı içi iktidara karşı mutlak bir itaate sürükler. (Bu noktada, 2010 referandumu sonrası oluşan “yeni” durumun eskiye oranla daha da ürkütücü bir hale geldiğini de not etmekte fayda var.)

Sonuç
Lacan; “anlam” üretmek ve anlaşabilmek için; sabitlik anlarına, sabit noktalara, yani bir tür raptiyeleme işlemine ihtiyaç olduğuna işaret etmişti.

Galiba Türk yargısının temel problemi de tam burada: Yaşamdan kopuk, sabit noktaları ve sabitlik anları olmayan, adeta rüzgarda uçuşan boş bir torba gibi salınıp duran “özden ve muhtevadan” yoksun bir yapı bu…

Tüm bunları doğru teşhis edersek, yargının “sokak adaleti” refleksini de anlayabiliriz, toplumu ve çevreyi neden umursamadıklarını da. Ve belki bu sayede, yargının neden ve nasıl bu kadar kolayca egemen gücün sopası haline geliverdiğini de. Aksi takdirde, “kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı” gibi tekerlemelerle ömür tüketir dururuz. Ta ki tepesinde, “Adalet Mülkün Temelidir!” yazan Yargı kamyonu üzerimizden geçinceye kadar…

 

Güncel Hukuk Dergisi Şubat 2012/2-98