Türkiye’de Yargının Ulusal ve Uluslararası Jeopolitiği

Yargı Üzerine “Uzun Dönemli” Düşünmek
Yargı iktidarı el değiştirmesine rağmen yargıda hâkim olan zihniyet ve uygulamalar eskisini aratmayacak şekilde sürüyor. Bugün itibarıyla yargı; otoriter, merkeziyetçi, devletçi, tek renkli, hiyerarşik yapısını daha da pekiştirmiş görünüyor.

Dr. Uğur Yiğit
Demokrat Yargı Eşbaşkanı University of North Carolina

Türkiye’de yargıya ilişkin en temel tarihsel sorun ulusal ve uluslararası şartları da göz önüne alan bir kuramsal perspektifin zayıflığı ola gelmiştir. Bu sorun hem tarihseldir hem de güncel ve aktüel. Bununla beraber Tanzimat döneminden bu yana yargı aygıtı da dâhil devlet teşkilatının yapısal dönüşümlerine ilişkin asgari de olsa bazı evrensel gözlemler yapılagelmiştir. Yaşadığımız günlerde ise bu entelektüel gelenek bile ciddi ölçüde çöküntüye uğramakta, Türkiye’de yargının geçmiş ve geleceğini koşullandıran ve koşullandıracak uzun dönemli tarihsel yapılar üzerinde hiçbir ciddi fikriyat geliştirilememektedir maalesef. Bu durum yargının hukuksal pratiklerindeki çöküşü kadar entelektüel çöküşünün de bir başka göstergesi olsa gerektir. Hukuk üzerine evrensel bilgi üretme kapasitemiz Tanzimat’tan bu yana ciddi bir düşüş gösterirken bu düşüşün devlet teşkilatının yapısal dönüşümlerine de yön veren entelektüel perspektiflerimiz açısından da bariz olarak görüldüğü açıktır. Kuşkusuz ki tarihsel analizlerinde “uzun dönem”leri temel alan Annales Tarih Okulu gibi okullar ülkemizde henüz ciddi takipçiler bulamadıkları gibi fütürist eğilimler de güçlü olamamıştır. Şüphesiz ki, bu alan yeni bir bilim pratiğini temsil etmektedir ve Türkiye’deki yargı ve yargıdaki gelişmelere bir de bu yönden bakmak için kapsamlı çalışmalar yapmak bir sorumluluktur. Hem tarihsel geleneğimiz ve hem de içinde bulunulan jeopolitik ortam bunu zorunlu kılmaktadır. Türkiye, Rusya, İngiltere, Çin ve İran gibi devletlerin tarihi incelendiğinde, güç merkezleri arasındaki oyunların bir futbol maçı gibi değil geniş bilgi ve derin tecrübeye dayalı satranç oyunu gibi geliştiği kolaylıkla anlaşılır. O halde, yargıdaki gelişmelere hem ulusal hem de uluslararası gelişmeler üzerinden anlam vermek, bugün dünyaya Türkiye üzerinden bakan bütün entelektüellerin acil görevleri arasındadır. Bu çalışma, bu yeni bilimsel disipline mütevazi bir giriş amacı taşımaktadır.

Ragıp Zarakolu

Ragıp Zarakolu

Geçmişi Nasıl Okumalı?
Osmanlı 19. yüzyılı etraflı bir biçimde incelendiğinde iki büyük tarihsel dinamiğin etkisinin yeni devlet yapısı ve hukuk düzenini belirlediği görülecektir. Bunlardan birincisi, Osmanlı geleneğinin kendisini yeni uluslararası düzen içinde yeniden inşa etme eğilimidir. Osmanlı İmparatorluğu yüzlerce yıllık batı karşısındaki bir politik hafızayı yine kendisi kalarak ihya etme çabasına girişmiş, “batılılaşma-modernleşme” bu süreçte sadece “araçsal” bir anlam kazanmıştır. Bu, birinci dinamiği ortaya çıkarır. İkinci dinamik ise bu birinci dinamik ile bazen çatışarak, bazen ise onu besleyerek-donatarak var olmuştur. Bu dinamik batı politik felsefesi ve politik teşkilatının Osmanlı’nın içsel yapılarına dönüşmeye başlaması ile ilgilidir. Bu çerçevede, Osmanlı İmparatorluğu, bir yandan “batı müktesebatı”nı alarak kendi geçmişini ihya etmeye çalışırken, diğer yandan da edindiği “batı müktesebatı” kendi geleneğini ve geleceğini değiştirici etkiler yaratmıştır. 18. yüzyılın sonlarından itibaren önce Ordu teşkilatında, daha sonra 19. yüzyılın ikinci yarısında, hukuk ve yargı teşkilatı ve pratiklerindeki büyük tarihi dönüşümlerin arkasında bu süreç vardır. Bu noktada, Osmanlı hukuk düzeni 19. yüzyılın ilk yarısında küçük adımlar ve bir “geçiş süreci” mantığı içinde ilerlerken, 19. yüzyılın ikinci yarısında ise anayasal düzenden suç ve ceza düzenine, oradan da kapatılma (ceza ve tutukevi) düzenine kadar çok önemli yapısal dönüşümler geçirmiş, 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki Cumhuriyetin anayasal düzeni ve ona bağlı medeni hukuk, ceza hukuku, ticaret hukukuna ilişkin adımlar ise bu büyük dönüşümün sadece “pratik” ilerlemesinden başka bir sonuç doğurmamıştır. Bu çerçevede 20. yüzyılın ilk çeyreğinde uluslararası düzenin talep ettiği bütünsel bir “toplum” ve “millet” tasarımına dayalı bir hukuk ve yargı düzeni inşa edilmiştir. Kuşkusuz bu sürecin en önemli sebeplerini uluslararası karşılıklarında aramak ve Cumhuriyet’in hukuk ve yargı alanındaki atılımlarını uluslararası icapların yerine getirilmesi süreci olarak görmek yerinde olacaktır. 1980’li yıllara kadar gelen “milli hukuk düzeni” veya “milli anayasal düzen” kurgusu ve buna ilişkin tarihsel eğilimlerin 1980’lerle beraber yeni uluslararası etkilerin baskısı altına gireceğini tahmin etmek ise hiç güç olmayacaktır.

Osmanlı hukuk düzeni 19. yüzyılın ilk yarısında küçük adımlar ve bir “geçiş süreci” mantığı içinde ilerlerken, 19. yüzyılın ikinci yarısında ise anayasal düzenden suç ve ceza düzenine, oradan da kapatılma (ceza ve tutukevi) düzenine kadar çok önemli yapısal dönüşümler geçirdi.

Askeri Yargıtay’ın 87. Kuruluş yılında üyeler tarafından yapılan Anıtkabir Ziyareti (2001)

Askeri Yargıtay’ın 87. Kuruluş yılında üyeler tarafından yapılan Anıtkabir Ziyareti (2001)

Peki Bugünü Nasıl Okumalı?
Türkiye’de ve yargıdaki mevcut ve güncel gelişmeleri bir ulusaluluslararası “geçiş süreci” olarak tarihselleştirmekteyiz. Başka deyişle, bugün çok yakındığımız operatif nitelik taşıyan yargı pratikleri çok kısa bir zaman süreci içinde geçmişte bırakılacak ve kaçınılmaz olarak kapitalist devletin gerektirdiği bir yeni devlet ve yargı yapılanmasına doğru ilerlenecektir. “Tarihi bilmeyen bugünü eşsiz zanneder” sözündeki gibi ulusal ve uluslararası büyük akıntıları-dip dalgaları ciddi biçimde takip etmeyenler açısından yargıda yaşanan bugünkü trajikomik süreçlerin “kalıcı” olduğunu düşünmek mümkündür. Bundan fazla değil 3,5- 4 yıl önce bir seminerde söylediğimiz gibi; 1980’lerde devlet ve toplumda başlayan sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel dönüşümün en sonunda geleneksel iktidar güçlerinin bir tarihsel direnç noktası olan yargıya da ulaşacağı, o dönemde hükümran olan yargı iktidarının bunun karşısında direnemeyeceği hususu, uluslararası alanı gözlem konusu yapan her entelektüel açısından aşikar görünüyordu. Nitekim, 2010 referandumu ve arkasından gelen 2010 HSYK seçimlerine ilişkin uluslararası aktörlerin tepkilerini analiz ve gözlem konusu yaptığımızda iç politik alanda ve yargıdaki gelişmelerin uluslararası karşılıklarının bulunduğu kolaylıkla görülecektir. Eski ve “kibir”li bulduğumuz iktidarın yerine gelen yeni iktidarın; otoriter, merkeziyetçi, devletçi, tek renkli, hiyerarşik yapıyı aynıyla sürdürmesi karşısında hemen hiçbir ciddi uluslararası tepkinin geliştirilmediğini gözlemlemek bizlerde bir şaşkınlık yaratmamalı. Bilakis, yargıdaki bugünkü geçici gelişmelerin, uluslararası gelişmelerin ve uluslararası aktörlerin beklentileri ile uyumlu ilerlediğini göstermektedir. Ve üstelik önceki yargı iktidarına karşı çıkan taraflar ve AB bu iktidara yönelik eleştiri yapmadıkları gibi, yapılan eleştirileri de kulak ardı ediyorlar ve oldukça bonkör şekilde bir kredi açıyorlardı.

Buna karşılık ülkenin yönü; yetkilerin merkezden alınıp yerele devredilmeye, demokratikleşmeye, çok sesliliğe, insan hak ve özgürlüklerinin genişletilmesi talep ve iddialarına doğru giderken yargının tersine gidişi ve buna karşı sessizlik tavrı nasıl izah edilebilir?

Ara Dönem
Esasen bu gelişmeler son yıllarda Kuzey Afrika ve Ortadoğu merkezinde yaşanan gelişmelerle birlikte okunabilir ancak. Görülen odur ki, Birinci Dünya Savaşı sonunda kurulan ve İkinci Dünya Savaşı sonunda revize edilen devlet yapıları ve rejimler, daha küçük etnik ve demokratik görünümlü yapılara yerlerini bırakmaktadır. Eski rejimleri devirmekte ancak yerlerini geçici bir süre devirenlere bırakmakta, bir ara dönem yaşanmakta, dönem sonunda yerlerini yine Batı ile uyumlu iktidarlara bırakmaktadırlar. Bölgemizde kısa süreli halk hareketiyle gerçekleşen süreç; ülkemizde, önce ekonomi ile başlayan ardından diğer alanlara yayılan ve en sonunda yargıya uzanan bir rota izlemektedir. Önce dokunulmaz, ulaşılmaz görülen sermaye iktidarları, ardından siyasi ve askeri iktidarlar yıkılmıştır. Görünen odur ki önceki dönemin yargı iktidarının kısa sürede yıkılabilmesi için bir ekip halinde çalışma uygun görülmüştür. Bu nedenle yeni yargı iktidarına göz yumulmuş, kredi açılmıştır. Fakat yeni düzene geçilebilmesi için bunun kısa süreli olacağı görülmektedir. Eskiye ait uygulama ve zihniyetin yerini yenisinin aldığı yeni dönem veya düzende yargının da algı, uygulama ve zihniyetinin değişmesi, yeniden yapılandırılması gerekecektir.

Yargının doğrudan doğruya bizim haklarımız, ifade başta olmak üzere özgürlüklerimiz hakkında karar vermesi, ülkenin demokratikleşmesi önünde bir engel gibi durması nedeniyle tüm toplumun tartışması ve müdahil olması gereken bir sorun olarak önümüzde durmaktadır.

2010 Referandumu Sonrası Yargı Panoraması
2010 Anayasa referandumu ile HSYK’nin yapısı değişmesine rağmen, son otuz yıl içerisinde demokratikleşme, insan hakları ve AB kriterlerine uyum sürecinde Meclis ve Hükümetler tarafından atılan adımların tam tersi istikametinde bir yargı ve onun işlemleri gündemimizi belirlemeye devam ediyor. Diğer bir ifade ile yargı iktidarı el değiştirmesine rağmen yargıda hâkim olan zihniyet ve uygulamalar eskisini aratmayacak şekilde sürüyor. Bugün itibarıyla yargı; otoriter, merkeziyetçi, devletçi, tek renkli, hiyerarşik yapısını daha da pekiştirmiş görünüyor. Ülkenin gittiği istikametin tersine doğru giden yargının durumu esasen sadece anayasa hazırlayıcıların ya da hukukçuların sorunu değildir. Yargının doğrudan doğruya bizim haklarımız, ifade başta olmak üzere özgürlüklerimiz hakkında karar vermesi, ülkenin demokratikleşmesi önünde bir engel gibi durması nedeniyle tüm toplumun tartışması ve müdahil olması gereken bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Son yüzyıllık tarihi geçmiş göstermektedir ki, halkın katılım ve denetimi olmayan bir yargı düzeninden fayda beklemek beyhude bir beklentiden başka bir anlam taşımamaktadır.

Demokrat Yargı olarak baştan beri vurguladığımız “yargı zihniyeti, algısı ve uygulamalarının enine boyuna incelenmesi, toplum denetimine açacak geniş tartışmalar yapılması” görüşümüzü özellikle yeni bir anayasa hazırlıklarının sürdüğü şu günlerde bir kere daha tekrarlıyoruz. Yeni Anayasa bu anlamıyla tarihi bir fırsat sunmaktadır.

Yargının Değişmeyen Zihniyeti
Osmanlı döneminden bugüne değin ülkemizdeki ekonomik, siyasi ve sosyal dönüşümler kendi mecrası içerisinde olmaktan ziyade yargı üzerinden mahkemeler aracılığı ile gerçekleşmiştir. Bu anlamda yargı, siyasi gücü elinde bulunduranın operasyonel kuvvetidir. Nitekim tarihi sürece bakıldığında siyasi partiler halk tarafından oy verilmemek suretiyle değil, mahkemeler yoluyla kapatılmıştır.

“Özel” Harp, “Özel” Kuvvet, “Özel” Harekât, “Özel” Yetkili …
Yargının hukuku ve adaleti gerçekleştirmekten ziyade operasyon aracı olma niteliği “özel” yetkili mahkemelerin işlemlerinde kendini daha belirgin hale getirmektedir. Delillerin tamamı toplanmış olan davada, kaçma şüphesi olmayan, daha önce tahliye edildiği halde yeniden gerçekleştirilen tutuklamaları ceza mevzuatı çerçevesinde yorumlamaya ve anlamlandırmaya çalışan hukukçu ve aydınların yaşadığı hayal kırıklığına şaşırmamak gerekir. Bu mahkemelere ve işlemlerine ilişkin doğru bir anlamlandırma ancak diğer “özel”lerde olduğu gibi savaş stratejisi içerisinde yorumlandığında sağlam bir zemine oturabilecektir. Nasıl ki savaşta amaç; düşmanı ikna değil de imha veya etkisiz hale getirmekse, bunun içinde başta psikolojik harp olmak üzere her türlü uygun araç ve strateji kullanılacaksa, burada da aynı yöntem uygulanacaktır. Medyaya sızdırılan özel hayatı da içeren dinlemeler, toplu tutuklamalar, yüksek yoğunluklu iddianameler, bu yöntemle bir anlam kazanacaktır

Hükümet Politikası mı, Yeni Yargı İktidarı Politikası mı?
Başta ana muhalefet partisi olmak üzere belli medya kesimlerinin iddia ettiklerinin aksine AK Parti iktidarı yargıyı ele geçirmemiştir. Olan sadece yargı iktidarının değişmesidir. Yeni yargı iktidarı da eskiden olduğu gibi kendi amaç ve hedefleri doğrultusunda politikalarını hayata geçirmektedir. Bunun en belirgin örneği; AK Parti iktidarına rağmen dindar muhafazakâr Müslümanların yaşadıklarıdır. Bu gruplar 28 Şubat sürecinde yaşadıklarının belki de daha ötesini bu dönemde yaşamaktadır. Güneydoğu merkezli terörle ilgisi olmayan bağımsız İslamî oluşum mensuplarına yönelik baskılar ve kesinleşen mahkûmiyetler, Cübbeli Ahmet Hoca’nın başına gelenler bu iddianın somut örneklerdir. Diğer çarpıcı bir örnek ise Hükümetin, Anayasal bir kurum olan TRT’de TRT Şeş’i yayına başlattığı, Üniversitelerin Kürtçe Enstitüler açtığı bir dönemde “özel” yetkili mahkeme hâkimi hâlâ Kürtçe savunmayı “bilinmeyen bir dil’le savunma” yapılması olarak duruşma tutanağına geçirebilmektedir.

Ahmet Mahmut Ünlü

Ahmet Mahmut Ünlü

Darbe mi Oldu?
Dışarıdan bakıldığında sanki 12 Eylül sonrası ya da Mısır’daki yönetimin yıkılmasından sonra yaşanan bir tablo var karşımızda. Sanki darbe ya da savaş sonrası manzaralarını andırıyor görüntüler. Doğru başlayan soruşturma, amacından uzaklaşmış adeta bir tasfiye harekâtına dönüşmüş. Eski Genel Kurmay Başkanı dâhil kuvvet komutanları, sayısız general; gazeteci, yazar, sivil toplum, spor kulübü, cemaat ve tarikat liderleri tutuklu. Kamuoyu, sıra kimde bekleyişi içerisinde, medya ve aydınlar arasında darbe dönemlerinde görülen oto-sansür konuşulmakta.

Ordu Vesayetinden Yargı Vesayetine
Ülkenin gideceği yön, demokrasinin nasıl algılanacağı ve yorumlanacağı, insan hak ve özgürlüklerinin sınırının ne olacağını ordu yerine yargı çiziyor artık. Meclis’in yasa yapma yetkisine eskiden olduğu gibi vesayet edilmek isteniyor. Suç ve cezaları belirleme yetkisi Meclis’in elinden alınmak isteniyor. Bu yöndeki hükümet girişimleri ve Başbakan yardımcısının açıklamaları yargı iktidarı ve paralelindekiler tarafından ağır eleştirilere tabii tutulmakta.

Yeni Dönem Pazarlıkları ve Meşruiyetinin Sağlanması
Batı dünyasının genel hedefleri doğrultusunda geçilmesini istediği yeni düzenin dayanıklılığı açısından dar bir gruba bırakmayacağı -Kuzey Afrika ve Ortadoğu örneklerinde olduğu gibigenel çoğunluğun kabulü üzerinden meşruiyetini sağlayacağı düşünülürse, yeni dönem hakkında daha sağlıklı tahminlerde bulunabiliriz. Yeni Dönem Yargı Projeksiyonu Buraya kadar mevcut geçiş süreci de dâhil “eski yargı” sürecini tarihselleştirmeye ve yargının bugününü de sadece işlevselliği ile ele almaya çalıştık. Bu süreçten sonrası ise yeni bir yargının yol izlerini oluşturmak ve fütürist bir değerlendirme yapmaktır.

Yeni dönemin yargı düzenindeki ilk değişiklik üst, diğer bir ifade ile tali yargı kurumlarında yani HSYK ve Yüksek Mahkemelerde görülecektir. Zira bu üst kurumlar doğrudan adalet hizmetini değil, iktidarın yargıdaki görüntüsünü yansıtır. İktidar, yargıyı bu üst/tali yapılar aracılığıyla kontrol eder ve şekil verir. Asli yargı unsuru olan ilk derece mahkemeleri ise daha uzun dönemlerde değişir.

Askerin, siyasal anlamda diğer erklerin de üzerinde bir güç olma fonksiyonunun sona ermesi doğal olarak yargı alanına yansıyacak ve Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi gibi yapılar sona erecektir.

Küresel sermayenin hareketleri, istihdam modellerindeki değişiklikler, özelleştirmeler, kamunun üretimden çekilmesi gibi ekonomik nedenler ile Anglo-Sakson yönetim modelinin dünya çapında yaygınlığı gibi siyasi nedenlerle, Tanzimat dönemi koşullarında Fransa’dan alınan ve bu ülke sömürgeleri ile birkaç Kıta Avrupası’na özgü idari yargı düzeni yerine yargı birliği düzenine geçiş yapılması, bu çerçevede Danıştay yapılanmasının kaldırılması gündeme gelecektir. Özellikle bölgemizdeki devletlerin etnik ve dinsel temelli siyasi yapılara doğru dönüşümü yanında Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri ve Yeniden Yapılandırılması Hakkında Kanun gerekçesinde vurgulanan yerelleşme, yerel ve yerinden yönetim yapılarının ön plana çıkarılması hedefi doğrultusunda merkeze ait yetkilerin yerele devredilmesi uygulaması, yargı alanında Yargıtay’ın yetki ve kadro olarak daraltılmasını beraberinde getirecektir. Yeni dönemde bölge adliye mahkemeleri (istinaf mahkemeleri) yerel Yargıtaylar olarak önem kazanacaktır. Bölgemizde son zamanlarda hızlanan iktidar değişikliklerine bakıldığında; bugüne kadar askeri güce, belirli bir gruba veya aileye dayanan yönetim yapılarının sona erdirildiği, bunun yerine görünüşte de olsa çoğunluğun onayını almış gözüken iktidarlara yol açıldığı gözlemlenmektedir. Siyasi alandaki bu değişikliğin yargıya yansıması HSYK üzerinde görülecektir. Geçiş dönemi görevini tamamlayan bugünkü HYSK’nin, yerini üyelerinin tamamının seçiminde Meclisin hakim olduğu bir yapıya bırakacağı öngörülebilir.

Yargının hukuku ve adaleti gerçekleştirmekten ziyade operasyon aracı olma niteliği “özel” yetkili mahkemelerin işlemlerinde kendini daha belirgin hale getirmektedir.

Sonuç
Türkiye’de yargının geçmiş ve geleceği arasındaki “geçici bir durak” olarak gördüğümüz bugünün yargısı ve pratiklerini sadece büyük uluslararası akıntı ve dip dalganın etkilerine emanet etmek hiç de doğru olmayacaktır. Ülkenin bütün demokratik güçlerinin bu dönüşümün sağlıklı, adil ve barışçı bir yönde olmasını sağlamak için sorumluluklarını hatırlatmak ve uluslararası dinamikleri ancak demokratik bir eksene taşıyabildikleri ölçüde başarı gösterebilecekleri uyarısında bulunmak en önemli sorumluluğumuz olsa gerektir.

 

Güncel Hukuk Dergisi Şubat 2012/2-98