Hak dilenmeye mecbur kılınan bağımsız yargı

Öncelikle Yargı mensuplarının aylık maaşları, yürütme erkine bağımlılıktan kurtarılmalı, mensubu oldukları erkin kendi iç kurallarına göre belirlenmeli, “insanca bir yaşam sürdürebilir” seviyeye getirilmeli, bu iyileştirme yapılırken de diğer erklerin mensuplarının tüm gelirlerine kıyasen adil ve hakkaniyetli bir ücret belirlenmelidir.

Mehmet Gülçek
Afyonkarahisar 1. Ağır Ceza Mahkemesi Hâkimi

2006 yılı Temmuz ayı itibarıyla hâkim ve Cumhuriyet savcılarının aylıklarının, en yüksek devlet memuru kabul edilen “Başbakanlık Müsteşarına” mali haklar kapsamında fiilen yapılmakta olan her türlü ödemeler toplamının brüt tutarı kıstas alınarak belirlenmesi esası benimsenmiş, bu sayede maaşlar da yanlış bir yöntemle de olsa kısmi bir iyileştirme yapılmıştır.

Sonraki 5,5 yıllık süreçte ise diğer kamu görevlilerinin maaşlarında enflasyon oranına göre uygulanan artış dışında iyileştirmeler yapılırken, “Başbakanlık Müsteşarı” kapsam dışında bırakılmıştır. Bu nedenle aylık maaşları, en yüksek devlet memuru aylığına bağlı olarak belirlenen hâkim ve Cumhuriyet savcılarının geride kalan 5,5 yıllık süre de yapılan iyileştirmelerin dışında tutulmaları sonucu, maaşlarında reel olarak yüzde 25 civarında kayıp meydana gelmiştir.

Demokratik hukuk devletinin temel esaslarından birisi, erkler arasında eşitliğin sağlanması ve göreceli de olsa kurulan dengenin, diğer taraf lehine/aleyhine bozulmaması gayreti içerisinde hareket edilmesidir elbette. Oysa geçmişten bugüne Yargı erki çalışanlarının mali ve sosyal hakları sürekli tartışma konusu olmuş, dönem dönem yapılan iyileştirmeler de enflasyona bağlı olarak eridiğinden, her seferinde en başa dönülmüştür. Ne yazık ki yargı mensupları, yürütme erkine sürekli muhtaç halde tutulmuş ve yapılacak maaş artışları da kimi durumda hükümetlerce pazarlık konusu bile edilmiştir.

bagimsiz-yargi2Adalete, bütçeden ayrılan payın bir israf olmayıp, hukukun sağladığı güvence altında işleyecek ekonomimizin daha üst eşiklere ulaşmasını sağlayacak bir araç olduğu içselleştirildiği takdirde sosyal hukuk devleti olabilmenin de yolu açılacaktır.

Adalete, bütçeden ayrılan payın bir israf olmayıp, hukukun sağladığı güvence altında işleyecek ekonomimizin daha üst eşiklere ulaşmasını sağlayacak bir araç olduğu içselleştirildiği takdirde sosyal hukuk devleti olabilmenin de yolu açılacaktır.

Yine 2 Kasım 2011 Tarihli 28103 Sayılı Mükerrer Resmi Gazete’de yayımlanan 666 Sayılı KHK ile bazı kamu personelinin ek ödeme oranlarında değişikliğe gidilerek dolaylı şekilde zam yapılmış, 2802 Sayılı Yasa’da yer alan kısıtlayıcı düzenleme nedeniyle yargı mensupları daha önce olduğu gibi yine kapsam dışında bırakılmışlardır.

2011 yılı Aralık ayı itibariyle mesleğe ataması yapılan bir hakim yada Cumhuriyet savcısı, 3 bin TL civarında maaş almakta olup, TÜRK-İŞ tarafından, çalışanların geçim koşullarını ortaya koymak için her ay düzenli olarak yapılan “yoksulluk sınırı” araştırmasına göre, yoksulluk sınırının 2011 yılı Kasım ayı itibariyle 3.018,18 TL olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bir hakime ve Cumhuriyet savcısına ödenen maaşın “yoksulluk sınırı”nın dahi altında kaldığı trajikomik bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Dikkate değer bir başka husus ise; Yürütme erkini yöneten hükümet, eğer yargı mensuplarına 2006 yılı Temmuz ayındaki maaş artışını yapmaksızın 5,5 yıllık dönemde bir kısım kamu görevlileriyle ilgili iyileştirmelere eşdeğer şekilde (ortalama toplam yüzde 75 oranında) artış yapmış olsaydı, bugün itibariyle mevcut maaştan daha yüksek bir maaşın ödenmesi gerektiğidir.

Hâkim ve Cumhuriyet savcılarının adının, sürekli maaş artışı ya da mali iyileştirmelerle anılır olması, öte yandan sürekli gündeme getirilen “mali iyileştirme yapılacağına dair söylentiler” nedeniyle diğer kamu çalışanlarının husumetine muhatap kılınmaları, bağımsız yargı mensupları için dayanılmaz ve katlanılmaz bir eziyete dönüşmüştür. Kimi özerk kurum çalışanlarının maaşlarının, Anayasamızda “bağımsız” kabul edilen yargı mensuplarına kıyasen kat be kat fazla olması, yürütme erkinin, yargıya bakış açısını ortaya koyan çok önemli bir veridir. Yargı mensupları; hiç kimseden ulufe, bahşiş ya da hak etmediği bir ücret istememektedir. Halen kürsüde ve yüksek yargıda görev yapan (özellikle tetkik hâkimleri ve Cumhuriyet Savcıları) 10 bin civarında yargı mensubunun büyük bir bölümü, gerçekten hukukun üstünlüğü ilkesine göre yönetilen ülkelerde ancak 3-4 hâkim yada Cumhuriyet savcısının bakabileceği bir iş yükü altında ezilmekte, adaletin tecellisi adına gecesini gündüzüne katmakta, hatta hafta sonlarını mesaisine eklemektedir.

30.03.2011 tarih ve 6216 Sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ile Mahkeme Başkanı, üyeler ile raportörlerin aylıkları yeniden düzenlenmiş, yargı içerisinde “imtiyazlı” bir sınıf yaratılmış, aynı işi yapanlara farklı aylıklar ödenmek suretiyle “eşit işe eşit ücret” ilkesi yok sayılmıştır.

Bu nedenle öncelikle hak ettikleri yönünde tartışmasız, emek ve konumlarına uygun bir ücretin ödenmesinin mücadelesini vermelerinden daha doğal bir durum olamaz. Yürütme erki içerisinde hizmet veren bir bakan ya da yasama organı içerisinde görev yapan bir milletvekilinin tüm gelirleri itibariyle (maaş + harcırah + ikramiye + tazminat + emekli maaşı + sağlık yardımı + sosyal haklar ) yaklaşık 20 bin TL’ yi aşkın maaş aldığı bir ülkede, yargı mensubuna 2 bin 900– 6 bin TL aralığında, ayrıca kendi içlerinde de büyük bir makas açılarak maaş ödenmesi, ilk başta adalet çalışanlarına adaletli ve hakkaniyetli davranılmadığının en büyük göstergesidir.

Bu bir sabır testi ise yargı çalışanlarının on yıllardır çok iyi bir sınav vermeye devam ettiklerini de kabul etmek gerekir. Zaman içerisinde Yürütme erkini elinde bulunduran siyasi iktidarlar değişse de, “Yargı erkinin muhtaçlık koşulları içerisinde bırakılma anlayışının sürdürülmesinde amaçlanan nedir?” sorusunun cevabı; elbette “Bağlı Yargı” yaratılması yanıtını da beraberinde getirmektedir…

Türkiye’nin çağdaş ve gelişmiş bir ülke olabilmesi için öncelikle elverdiğince düzgün işleyen bir yargı sistemine sahip olmalıdır. Bir yandan yargının hızlandırılması için uğraşlar verildiği öne sürülürken, diğer yandan hâkim ve Cumhuriyet savcılarına yoksulluk sınırında maaş ödenmeye devam edilmesi, yönetim anlayışı ve adalete bakış açısındaki içtenliği ister istemez sorgulatacaktır. Artık gelinen aşamada yargının bir erk olarak kabul edilip edilmeyeceği tercihi yapılmalı, eğer yargı bir erk kabul edilir ise hâkim ve Cumhuriyet savcılarının hem ekonomik, hem de özlük hakları güvenceli duruma getirilmelidir.

Öncelikle yargı mensuplarının aylık maaşları, yürütme erkine bağımlılıktan kurtarılmalı, mensubu oldukları erkin kendi iç kurallarına göre belirlenmeli, “insanca bir yaşam sürdürebilir” seviyeye getirilmeli, bu iyileştirme yapılırken de diğer erklerin mensuplarının tüm gelirlerine kıyasen adil ve hakkaniyetli bir ücret belirlenmelidir.

Oturduğu kürsü ile birlikte çürüyen yargı çalışanlarının “insan onuruna” uygun tarzda yaşayabilmelerinin önündeki engeller kaldırılmalı, ekonomik hakların ısrarla korunaksız kılınarak sürekli gündemde tutulması ve bu suretle yargı mensuplarının kamuoyunda manen yıpratılması uygulamalarından vazgeçilmelidir. Adalete, bütçeden ayrılan payın bir israf olmayıp, hukukun sağladığı güvence altında işleyecek ekonomimizin daha üst eşiklere ulaşmasını sağlayacak bir araç olduğu içselleştirildiği takdirde sosyal hukuk devleti olabilmenin de yolu açılacaktır. Vicdanını kaybedenlerin, sürekli vicdan-cüzdan ikileminde bırakılanlara söyleyecek sözü de olamaz…

 

Güncel Hukuk Dergisi Şubat 2012/2-98