Hukukun Üstünlüğü, Üstünlerin Hukuku

Türk yargı yapısında oluşan bu iki parçalığın yarattığı olağandışı uygulamaların sürdürülüp gitmesi “üstünlerin hukuku” teriminin haklılığı yönündeki düşünceleri güçlendirmektedir… Oysa önemli olan, objektif, soyut ve kişisel hak ve özgürlükleri öngören hukukun üstünlüğü değil midir?

Prof. Dr. Köksal Bayraktar

Yargının ve ceza adaletinin en önemli amaçlarından biri bireysel hak ve özgürlüklerin korunmasıdır. Açıklanan durum karşısında, bu önemli ve ana işlevin yerine geldiğini söylemek, bugün için giderek çok zorlaşmaktadır

Bu yazının düşünülen başlığı “Yargının Tarihle İmtihanı” idi. Halide Edip Adıvar’ın ünlü “Türkün Ateşle İmtihanı” adlı romanından esinlenerek böyle bir başlık düşünülmüştü, ancak 16.01.2012 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yer alan bir haber, başlığın değişmesine neden oldu. Haber şöyle idi : “…Ankara Barosu tarafından düzenlenen Uluslararası Hukuk Kurultayı’nın sonuç bildirisinde ‘üstünlerin hukuku’ oluşturulmak istendiğine dikkat çekildi. Bildiride, Özel Görevli Ağır Ceza Mahkemelerinin uygulamalarına karşı duyulan endişelerin yaygınlaştığı, tutuklamaların cezaya dönüştüğü, masumiyet karinesinin yok sayıldığı, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş sayıda tutuklamalar yapıldığı belirtildi. Ayrıca Kurultay’ın itirazsız kabul gören tespiti, ne yazık ki, ‘bağımsızlığını yitirmiş bir yargı’ olgusudur, denildi.” ( )

Haberin içinde geçen “üstünlerin hukuku” nitelemesi Türk hukukunda, hatırladığım kadarı ile, ilk defa kullanılıyordu. Yargının son yıllarda giderek şiddetlenen görüntüsü, sanırım, Kurultay’da, böylesine ağır bir nitelemenin kullanılmasına neden oldu. Gerçekten son yıllarda yürütme – yargı – siyaset, toplum yaşayışında yankılar uyandıran olayları hep etkilenişimlerle birlikte yürütüyorlar. Gün geçmiyor ki Adalet Bakanı’ndan Cumhurbaşkanı’na, Ana Muhalefet Partisi Başkanı’ndan Başbakan’a kadar pek çok siyasetçi ve devlet başkanı, yargının bir işlemi ile ilgili görüşlerini ileri sürmesin. Genelkurmay eski Başkanı’nın yargılanmasının Yüce Divan’ın yetkisinde olup olmaması, Genel Kurmay eski Başkanı ile bir ordu komutanının tutuklanmasında, bir “operasyon” ile ilgili olarak yüzlerce kişinin tutuklanmasında hep aynı durumla karşılaşılmış, pek çok siyasetçi yargının işleyişi karşısında görüş bildirmiştir.

Oysa toplumumuzun tarihsel çizgisi içinde, ülke gündeminde, hep yürütme ve yasama faaliyetleri çalışmaları ön planda yer almış, yargı daha çok sessiz, belirli bir “bağımsızlık ve tarafsızlık dokunulmazlığı” kalkanı arkasında kalmıştır. Bu nedenledir ki, çoğu kez “olay yargıya intikal etmiştir, bir şey söylemek doğru olmaz” şeklindeki cümle, pek çok siyasetçinin önemli bir olaydan sonra çok sık tekrarladığı bir söylem olmuştur. Bugün ise durum değişmiştir; tutukluluk, mahkemenin görevi ile ilgili değerlendirmeler siyaset gündemini sürekli olarak meşgul etmektedir.

Bu çerçevede ortaya ilginç bir görünüm çıkmaktadır. Yargı daima gündemde kalmakta ve gene yargı, çeşitli kararları ve işlemleri ile sürekli tartışmaların konusu olmaktadır. Yüzlerce kişi hakkında, CMK’deki kurallara aykırı bir şekilde yakalama kararı verilmesi, doğrudan soru sorma (çapraz sorgu) yönteminde kişinin tüm yaşantısının sorulması, suçun unsurlarının dışına çıkılarak varsayımsal unsurlarla değerlendirmeler yapılması, yargıyı eleştirilerin odak noktası yapmaktadır. Bunun yanı sıra, CMK’nin 250 – 252. maddeleri gereğince kurulmuş Özel Yetkili ve Görevli Ağır Ceza Mahkemeleri yargı yapısı içinde ikili bir durum yaratmaktadır. TCK 250. maddede belirtilen ağır nitelikli suçlara bakmakla görevli bu mahkemeler nezdindeki Cumhuriyet Savcılıkları tarafından yürütülen soruşturmalarda, arama, gözaltında tutma, sorgulama ve daha sonra yargıç önüne çıkarılma, olağan mahkemelerdeki uygulamadan çok farklı olmaktadır. Aramalarda CMK’ye uygun olmayan tutum ve eylemlerle sık sık karşılaşılması, gözaltında sürenin uzun tutulması, yargıç önünde alınan ifadelerde “kanuna aykırı delil”e ilişkin unsurların bulunması bu uygulamaların hep eleştirilmesini sonuçlamaktadır. Diğer yandan kimi adliye salonlarının cezaevinin içinde, yanı başında olması, şehir merkezinin çok uzağında yer alması, yargılamaların kısıtlamalar içinde yapılması, tutukluluğun olağan bir işlem olarak öngörülmesi, bu mahkemelerle ilgili tartışmaları daha da yoğunlaştırmaktadır.

Aslında bir koruma tedbiri olduğu iddia edilen tutukluluğun yıllar sürmesi, bunu hükmedilmiş hürriyeti bağlayıcı cezanın infazı haline getirmekte ve CMK 250. maddesinde öngörülen örgüt kavramı, nice kanuna aykırı uygulamaları kolaylaştırıcı bir neden olmaktadır. Yargının ve ceza adaletinin en önemli amaçlarından biri bireysel hak ve özgürlüklerin korunmasıdır. Açıklanan durum karşısında, bu önemli ve ana işlevin yerine geldiğini söylemek, bugün için giderek çok zorlaşmaktadır.

Türk yargı yapısında oluşan bu iki parçalığın yarattığı olağandışı uygulamaların sürdürülüp gitmesi “üstünlerin hukuku” teriminin haklılığı yönündeki düşünceleri güçlendirmektedir. Çünkü Yürütme ve Yasama’daki bunca eleştiriler, kurulu yapının devamlılığının önüne geçmemektedir.

Oysa önemli olan, objektif, soyut ve kişisel hak ve özgürlükleri öngören hukukun üstünlüğü değil midir?

 

Güncel Hukuk Dergisi Şubat 2012/2-98